30 Kasım 2020 Pazartesi

ÖYLE YA DA BÖYLE ÖĞRETİR ÖZLEMEK

 

ÖYLE YA DA BÖYLE ÖĞRETİR ÖZLEMEK

Sizce bir duyguyu tanımak ve onu tanımlamak ne kadar zordur? Sevgi ile anıldıkça keyiflendiren, nefret ile anıldıkça ızdırap veren duygu diyebilir miyiz? Hepimizin hakkında az çok fikir sahibi olduğu, hakkında bir şeyler söyleyebildiği ama sadece bu duyguya yaşayanların hançer saplanmış gibi acı çekmek olarak bildiği duygudur özlemek.

Belki de aklın kalbe en çok yenildiği, istemeyerek de olsa aklın kalbin gittiği yere peşinden sürüklendiği duygudur. Tüm benliğimizle pes edip teslim olduğumuz, varlığıyla bize yokluğu, yokluğuyla da varlığın eksikliğini gösteren ve eksik yanımızı yüzümüze vuran, bize kendimizi eksik hissettiren şeye olan hasretimizden bizi vuran o muazzam duygu. İnsana sahip olmak ve sürekli görmek isteme arzusunu aşılayarak insanı gerçek olmayacak bir isteğe sürüklenmesine sebep olur. Ama tüm bunların yanında yanı başındaki birine duyulan özlem, en üst noktalara ulaşan muazzam bir duygudur.

Özlemek bir bakıma öğrenmektir bence. Bu duyguya sahip olanlara çok şey öğretir ve kişiye öğrendiklerini de tüm hayatında mükemmel bir şekilde uygulatır. Ne mi öğreniriz? Dile vurmayı: Nazım Hikmet’in ‘Benim kelime hazinem çok geniştir derdim. Senin bir kelimene yetemedim; git ne demekti?’ dediği gibi bir anda çok şey öğrenir ve bunları da istemsizce dilimize yansıtırız. Dibe vurmayı: Ne tarafa gideceğimizi bilmediğimiz için, kendimizi hiç hayal bile etmediğimiz bir dipte bulup çaresizliği hissederiz. Kalbe vurmayı: Kalbimiz ne zaman, nerde ve ne kadar kırılsa da her şeye rağmen yaşanabileceğini öğreniriz.

Dilerim ki özlemi ta derinlerde hissetmek, sizleri hayatın güzelliğinden mahrum bırakmak yerine sizlere özlemenin, kavuşmanın, kavuşamasanız bile umutla beklemenin hazzını öğretsin.


Bayram 

28 Kasım 2020 Cumartesi

UNUTMAM LAZIM

 

UNUTMAM LAZIM

Hepimizin ulaşmak istediği bir nokta ve başarılı olamadığı bir konu vardır. Bazen bir insana verebileceğimiz en büyük ceza, bazen ise başkaları tarafından bize verilecek en büyük ceza olan unutmak. Benim de ulaşmak istediğim nokta olan ama bir türlü başaramadığım konular arasında gelir. Sevmediğim insanlarla veya konularla olan anılarımın zamanla aşınmasını ve onlara ait detayları silmek isterken kendimi içinde anılarımla boğuşurken bulduğum o duygu. Unutmak…

Aslında unutmak bir nevi unutamadığımızın bir kanıtı değil midir? Başa çıkamadığımız konuları göz ardı ederek, ulaşmak istemeyeceğimiz bir rafa koymak gibidir aslında. Çoğu zaman fark edemesek de unutmaya çalıştığımız her konu aslında bizi kendine mahkum eden konulardır. Unutmaya çalıştıkça hatırlar, ve hatırladıkça da fark etmeden alışırız bu duruma. Unutmak için unutmayı unutmak lazım. Çünkü bir şeyi gerçekten unutmak, onu unuttuğunu bile unutmaktır.

Aslında ne kadar da uzun bir yolculuk değil mi unutmak? Günler, aylar, yıllar geçse de yürüdüğün onca yol bitmek bilmiyor ve ne kadar yürürsen yürü hayat senin bir şeyleri unutmana izin vermiyor çoğu zaman. Hiç beklemediğin bir anda unutmak için verdiğin onca çabaya yenik düşebiliyorsun. Bir şarkı, bir isim, bir sokak, bir şehir ve bazen bir fotoğraf çıkıyor karşına ve unutmana engel oluyor. Sonra her şey sil baştan tekrar başlıyor, hadi bakalım unut unutabilirsen der gibi…

 

Unutmak isteyip de unutulmaz sandığımız her şeyi unutmamız ümidiyle..


Bayram 

25 Kasım 2020 Çarşamba

NEFRET ETMEK Mİ BAĞIŞLAMAK MI?

 

NEFRET ETMEK Mİ BAĞIŞLAMAK MI?

Hangimize sorsalar nefret deyince aklına ne gelir? diye. Şüphesiz bir çoğumuz, sevmediğimiz insanlara ya da durumlara karşı hissettiğimiz şiddetli bir duygu diyecektir. Evet, sözlük anlamında da bir kişiye duyulan olumsuz duygu diye tanımlanır. Fakat bir diğer anlamı  da tiksinmektir bu sözcüğün.

Peki biz nelerden ya da kimlerden tiksiniriz? Nefret ettiğimiz şeyleri yada kişileri bir düşünelim, birçoğu belki de bir zamanlar sevdiğimiz, hoşlandığımız durumlar ya da insanlardı. Peki sonra ne oldu? Muhtemelen yaşadığımız olumsuz deneyimler bizi onlardan nefret etmeye itti. Fakat onlardan nefret ederken onlara karşı hala bir duygu beslediğimizi bilerek nefret edelim. Çünkü nefret duyguların en olumsuzu olsa da en nihayetinde bir duygudur ve bu duygu bizim o kişiyi veya durumu unutmamızı, yok saymamızı engeller.

Evet nefret bize zarar veren, içimizi kemiren bir duygudur, evet, zarar gördüğümüz için bu duyguya kapılmışızdır zaten. Ama bir durup düşünelim, nefret etmek bize bu duyguyu kazandıran kişinin ne kadar umurunda diye. İşte tam bu noktada kendimize bir iyilik borçlu oluyoruz . Nefret etmemek, ne olumlu ne de olumsuz bir duygu beslemek, sadece unutmak. Bunu yapamıyorsak affetmek. Bunu başarabilirsek inanın ki dünya bize daha çekilebilir bir yer olur.

Olumlu duygular içinde huzurlu olmak dileğiyle...

 

Bayram 

22 Kasım 2020 Pazar

MERHAMET

 

MERHAMET

Bir duygu düşünelim, eksikliğinin acımasızlığa, fazlasının ise zayıflığa götürdüğü bir duygu. Birbirimizi anlayamadığımız, anlamakta güçlük çektiğimiz, bizi anlamayan değil de anlayan insanlara denk gelince şaşırdığımız bu günlerde, iletişimsizlik hastalığına reçete olarak yazılacak duygudur merhamet. Kitaplardan okunarak kazanılmayan, her insanın kalbinde bulunan hazineyi ortaya çıkararak elde edebileceği merhamet, kalbimizde adeta bir çiçek misali açtığında etrafımıza sevgi ve huzur saçarak, kendimizle birlikte etrafımızdaki herkesi mutlu etmemizi sağlar.

Her insanın içindeki kötülük iktidarını döve döve dizginlemeye çalıştığı ve vicdan aynasından kendisine bakmaktan korkmamasını sağlayan merhamet, bize acımayı değil acıtmamayı öğretir. Suyun taşı yumuşattığı gibi, kararmış kalplerimizi yumuşatarak gönlümüzü tüm dünyayı şefkatle kucaklayan bir sevgi deryasına dönüştürerek bize dünyanın merhamet sahibi insanlar olunca nasıl da daha yaşanılacak bir yer olduğunu gösterir. Bu da merhamet sahibi olunca hem kendimize hem de etrafımıza yaşanılacak bir ortam sağladığımızı gösteriyor.

Sürekli söylediğimiz gibi, insan olmanın en temel duygusu olan merhamet, insanca yaşama sanatının adıdır aslında. Nasıl ki bir ressam bir müzisyen sahip olduğu yetenek sayesinde güzel eserler ortaya çıkarıyor ise içinde, insana ve doğaya dair sevgi besleyip insanca yaşama arzusu içinde olan herkes insanca yaşama sanatı olan merhamet eseri ile dünyayı tanıştırmalıdır. Böylece insanlar yalnızca kendini koruyarak ve sadece kendi iyiliğini düşünerek değil, etrafındaki herkesi koruyup onların iyiliğini düşünmenin önemini anlamış olur.

Unutmayalım ki, bu sanatı sadece kalbinde bu duyguyu taşıyanlar icra edebilir. Ne mutlu kalbinde merhamet besleyip bu sanatı icra edenlere.

 

 

Bayram 

20 Kasım 2020 Cuma

SEVGİYE DAİR

 

SEVGİYE DAİR

Kimilerine göre kendimizi heba ettiğimiz, kimilerine göre ise kendimizi feda ettiğimiz. Birçoğumuzun ise arayıp cevabını bulamadığı, bulduktan sonra ise hoşumuza gitmediği, beklentilerimizi karşılamadığı, hayalimizdekiyle örtüşmediği için çoğu zaman görmezden gelerek adını anmaktan kaçındığımız o duygu, sevgi. Bazen katlanmanın, bazen kabul etmenin, bazen boyun bükmenin bazen ise aklımızın iflas ettiği, mantığımızın konuşamadığı, sevgi dediğimiz duygu, gerçekten böyle midir?

Aslında hepimizin bir anlamda; her şeyi kendi içimizde görüp ve kendimizi de her şeyde görerek bazen bencilliğe ilk adımı atarak yakınlaşmak, bazense bencil olmaktan ilk adımı atarak uzaklaştığımız duygudur sevgi. Mevlana’nın da dediği gibi ‘sevgi, karanlık bir tünelde yakılan mum ışığı gibidir; size yolunuzu gösterir ama uzakta ne olduğunu söylemez.’  En beklenmedik anlarımızda gelip bazen bizi derin bir kuyuya atarak tek başımıza kuyuda çırpınmamıza sebep olan, bazense bizi dipsiz bir kuyudan çıkartıp hayatı cennette dönüştürerek hayal edemeyeceğimiz kadar güzel bir hayat yaşamamıza sebep olur. Çoğu zaman verdiğimiz emeğin karşılığını alamasak da, sabırla emek verdiğimiz, ilgilendiğimiz, ve sevgimizi gösterdiğimiz her şey, her canlı zamanı gelince bize çiçek verecektir.

Sevgimiz kusurları yok edip, hataları yok sayıp, yanlışları örterek muhabbet beslediğimiz kişiyi kusursuzlaştırmamalı. Adeta gömleğin ilk düğmelerini iliklerken ilk başta yaptığımız yanlışı sonuna gelmeden göremediğimiz gibi, bir insanı sevmeye başlarken de göz yumduğumuz her yanlışını, örttüğümüz her kusurunu sevgimiz büyümedikçe, muhabbetimiz ilerlemedikçe fark edemeyeceğiz. Sonradan fark edip üzülmek yerine her hatasını görmek, her kusurunu bilmek, onu hatalarıyla, kusurlarıyla severek kusurlarına ve hatalarına göz yummamaktır.

Çoğu zaman sevmekten kırılıp, yorulsak ta, sevmek insan olmamızın bir gayesidir. İnsanı insan yapan en güzel ve en önemli duygulardan biri de sevgidir. Sevdiğimiz zaman insan olduğumuzu hatırlar, insanca yaşamaya sevgi ile başlarız. Her zaman sevgi ile kalmak dileğiyle.

 

Bayram 


18 Kasım 2020 Çarşamba

GÜNAH KEÇİSİ OLARAK KADER

 

 

GÜNAH KEÇİSİ OLARAK KADER

Başaramadığımız her hedefimiz, sahip olamadığımız her isteğimiz, gerçekleştiremediğimiz her beklentimiz için sığındığımız liman, tutunduğumuz dal olan kader. Her zaman olduğu gibi bu konuda da bencil olmaya kaçıp, kendimizi mükemmel görüp günah keçisi olarak başka bir dayanak mı bulacağız kendimize ?

Bizim hiç mi suçumuz yok? Kendimize dönüp, kendimizi tanımaya çalışsak aslında, başka suçlu aramak gibi bir hataya düşmemiş olacağız. Kendimizi tanımak; nerden geldim, hangi şartlarda buralara geldim, ne zorlukları aşarak bu konuma geldim? Bu soruları kendimize sorup kendimiz cevapladığımız zaman kendimizi tanımış oluruz. Kendimizi tanıdıkça da imkanlarımızı bilip, yeteneklerimizin farkına varıp, beklentilerimizi kendi hayat şartlarımıza göre tutarak gerçekleştirebileceğimiz hedefler belirleriz.

Yaptığımız yanlışlardan dolayı kaderi suçlamak ne kadar doğru? Unutmayın milyonlarca olasılık arasından hür irademizle seçip aldığımız kararlardan dolayı başarısız olduğumuz her alanda günah keçisi olarak kaderi suçlayamayız. Her yanlışımızdan ve hatamızdan bizler sorumluyuz. İnandığımız kader sorumluluktan kurtarmaz bizi. Kader sorumluluktan kurtaran bir dini kaçış yolu olmamalıdır. Aldığımız kararlardan biz sorumluyuz. Bir günah keçisi arayacaksak o günah keçisi biz olmalıyız. Gayret etmeden, çaba göstermeden, bir şeylerden taviz vermeden, fedakarlıklarda bulunmadan başaramadığımız her hadise için kaderi kendimize mazeret gösteremeyiz.

Unutmayalım ki kader ardını göremeyip hakkında bilgi sahibi olmadığımız buğulu bir cam ya da çeviremediğimiz bir kitabın tertemiz olan sayfasına istediğimizi yazmaktır aslında.


15 Kasım 2020 Pazar

KARŞIMIZDAKİ BİREYİ ANLAMAK

 

KARŞIMIZDAKİ BİREYİ ANLAMAK

Gerek özel hayatımızda gerek iş hayatımızda karşılaştığımız ve karşılaşacağımız insanları sevmenin ve onlarla sağlıklı iletişim kurabilmenin yolu onları anlayabilmemizdir. Onları anlayabilmemiz ise kendimizi onların yerine koyup, onların penceresinden dünyaya bakarak, hayatı onların bakış açısıyla anlamlandırmaya çalışarak, isteklerini, beklentilerini bilebilmemizdir. Aksi halde onları anlayamaz, sadece anladığımızı zannederiz. Bir de bakmışız ki insanları sadece kendi penceresinden gören ve onları kendi hayat şartlarına göre yargılayan bir insan olup çıkmışız.

 Bencil yaşamaktan uzak durarak çevremize faydalı olmaya çalışmak insan olmamızın asıl gayesi değil midir? Faydalı birey olmanın yolu ise karşımızdakini anlamaktan geçiyor. Karşımızdaki bireyi anlamadığımız sürece onun için bir şey yapamaz, ona yardımcı olamaz, ya da yardımcı olduğumuzu sanarak bir şeyler yaparız. Belki de yaptığımız her fiil, onu tanımadığımız için bilmediğimiz başka bir yarasını kanatacaktır. Yarasına merhem olmak isterken tuz basmayalım. Gerçekten yaralarına merhem olmak istiyorsak ben merkezci düşünmeyi terk etmemiz lazım, en azından birine yardımcı olmaya çalışırken başarabilmeliyiz bunu. Aksi halde onu kendi bakış açımıza göre yorumlamaktan öteye gidemeyiz.

Karşımızdaki bireyi tanıyıp, anlayabilmemiz için terk etmemiz gereken bir diğer unsur ise önyargı dediğimiz bataklıktır. Kendi gözlerimizi, kalbimizi ve düşüncelerimizi önce bu bataklıktan kurtarmakla işe başlayalım.  İşte o zaman göreceğiz ki herkesin kendine göre bir hayat anlayışı var.  Önyargı, peşin hüküm ve ben merkeziyetçi düşüncelerimizden kurtulduğumuz zaman, kimlerin nelerle başa çıkarak hayat sürdüğünü anlamış olacağız. İşte o zaman hem hayat ile hem de insanlar ile daha barışık yaşamayı öğrenmiş olacağız. Kış olarak yaşadığımız mevsimler de böylece bahara dönecek.

Unutmayalım ki, İnsan olmak, önyargılarını kırıp onu anlamaya çalışmak ve onlara yardımcı olarak insanca yaklaşımda bulunmaktır.

 

Bayram 

12 Kasım 2020 Perşembe

SAHİP OLDUKLARIMIZ NE KADAR YETERLİ?

 

SAHİP OLDUKLARIMIZ NE KADAR YETERLİ?

Belki de dünyanın en zor ama sahip olunca en güzel duygusu olan yetinme duygusuna, bir pencere açmak istedim. Bu yazıya başlamadan önce kendime iyice sordum ‘ben yetinme duygusuna sahip miyim?’ diye. Hepimizin kendine sorduğu, anlatmaktan kaçındığı ama yalnız kalınca vicdan muhasebesi yaptığı anlarda kendine defalarca sorduğu soru ‘ben elimdekilerle yetiniyor muyum?’  Gerçekten elimizdekilerle yetiniyor muyuz yoksa hep daha fazlasını isteyerek, kendimizi, ihtiyacımız olmadığı halde tüketim ve alışveriş çılgınlığı sistemine mi kaptırdık.

İstediklerimize sahip olduğumuz halde neden mutlu olamıyoruz? Çünkü neye, ne kadar sahip olursak olalım biz elimizdekilerle yetinmeyi bilmiyoruz. Elimizdekilere tamah ettiğimiz zaman kendimizi mutlu hissederiz. Ayrıca bu, bir çok konudaki beklentilerimizi imkanlar seviyesinde tutmamızı sağlar. İmkanlar dahilinde olan beklentilerimiz ise bize geçilmesi daha kolay, daha basit ve daha rahat olan bir zihinsel eşik oluşturma konusunda yardımcı olur. Böylece bizler kendisini daha mutlu hisseden ve kendisiyle barışık yaşamayı bilen insanlar haline geliriz.

Yetinebilme, tüketim çılgını birey olmaktan kurtarır bizi. Ama yetinme duygusu bizi tembel olmaya götürmemeli. Elimizdekilere tamah edeceğiz diye tembel bir insan olup çıkmayalım. Yetinebilme, bizim mutlu ama standartları bize uygun bir hayat yaşamamızı sağlar. Unutmamalıyız ki olgun insan, sahip oluklarını sevip, elindekini fark eden ve daha iyisine sahip olmak için çabalayandır. Ne istediğimizi bilerek onun için çaba göstermeliyiz. Hayata boyun bükmeden elimizden geleni yapıp, sahip olduklarımızla mutlu olarak, daha iyisine sahip olmak için çabalamamız lazım.

Yetinme duygusu tek başına olursa bizi tembelliğe, azim ile beraber olursa bizi başarıya götürür. Aynı şekilde, azim duygusu da tek başına olursa bizi hırsa, yetinme ile beraber olursa başarıya götürür. Yetinme, yerinde saymak, azim ise hırsa kapılıp açgözlü olmak değildir. Bazen yetinmek hayatın olumsuz taraflarına direnerek elindekiyle mutlu olmaktır. Daha fazlasını istememek değildir, elindekini severek daha fazlası için çabalamaktır. Sadece istemek değil, isteyerek çabalamaktır yetinmek. Daha iyisine sahip olmak için gayret etmeyi, mücadele etmeyi kabul etmek yetinmediğimiz anlamına gelmez. Mücadele eden olmayı bilmektir yetinmek.

NE DUYMAK İSTERİZ?

 

NE DUYMAK İSTERİZ? 

İyi sözler duymak hep mutlu etmiştir bizi. Yüreğimize iyi gelen bir söz bekleriz hep. Ve sadece iyi söz duyduğumuz, her hatamızda, hatamızı düzeltmek yerine bizi destekleyen bize yol göstermek yerine bize pembe hayaller satan kişileri her daim daha çok sevmiş ve hayatımızda onlara daha çok yer vermişizdir. Çünkü biz gerçeklerden çok, bizi anlık rahatlatacak şeyler isteriz. Gerçeklerden uzak, bizi yalanlarla bile olsa mutlu eden insanlar ararız. Ondandır ki kötü günümüzde yanımızda birini bulmada zorlanırız. Çünkü biz iyi gün dostu biriktirmiş, hayatın toz pembe tarafıyla kendimizi avutmuşuzdur.

Dostumuzdan veya herhangi bir arkadaşımızdan olumsuz ya da hoşumuza gitmeyen bir söz duyduğumuzda, söylenen sözün doğruluğunu ve yanlışlığını düşünmek yerine söylediği olumsuz söze odaklanırız ve söylenen sözü kendi kafamızda tartmadan reddederiz. Olumsu söz söyleyen kişinin ise sözünü yanlış da olsa hiç tartmadan koşulsuz kabul ederiz. Biz de biliriz doğruya doğru, yanlışa yanlış denmesi gerektiğini ama biz kendimizi toz pembe hayata ve her daim gerçeklerden uzak yaşamaya alıştırıp hayatın zevklerine odakladığımız için doğru da olsa hoşumuza gitmeyen sözü reddeder, yanlış da olsa hoşumuza giden her sözü sorgulamadan kabul ederiz.

Her zaman, her koşulda, her ortamda sorgusuz sualsiz övülmek ve onaylanmak isteriz. Yanlış bir hareketimize, kabul görmeyen düşüncelerimize veya doğru olmayan sözümüze olan herhangi bir uyarıyı eleştiri olarak algılar, sorgulanmayan ve eleştiri süzgecinden geçmeyen her hareketimize ve yaşantımıza olan övgüyü mutlak doğru söz kabul ederiz. Doğru eleştirilere karşı cephe alır, yanlışa sürüklenmede devam etmeyi bir mücadele zanneder, yanlışlarımızın farkına varmayı daha çok erteleriz ve bunu da zafer olarak algılarız.

Hayatta yaptığımız her hareket, söylediğimiz her söz kabul görmek zorunda değildir. Bazen eleştiriler, uyarılar gelecek ve biz bunları alıp kendi hayat süzgecimizden geçirip haklı eleştiri ve uyarıları dikkate alacağız. Hiç dinlemediğimiz, dikkate almadığımız tavsiyeler, uyarılar ve nasihatlerin değerini daha sonra anlayıp ah vah etmemizin anlamı yok. Onun için dikkate almalıyız. Özellikle dostlarımızın ve yakın çevremizin yaptığı uyarıları sevgi süzgecinden geçirip sevgi ile yoğurmalıyız.

Sonuç olarak hepimiz hepimizi eleştiriyoruz. Hatta bazen öyle bir hal alıyor ki eleştirilerimiz bitmeyen bir rekabet içinde oluyor. Bundan dolayı hiç birimizin eleştirisi genellikle hedefe varmıyor ve bir işe de yaramıyor. Eleştirilerimizin ve uyarılarımızın faydalı olabilmesi için onu sevgi ile sunmak ve o konuda karşımızdakini kırmamaktır. Dost olarak, karşımızdakinin iyiliği için gerektiğinde eleştirilerimizden kaçınmayacağız kırmayarak, gücendirmeyerek, kendimizden uzaklaştırmayarak.

Atalarımızın ‘Dost acı söyler.’ Sözünü unutmamalıyız. Eğer hayatımızda bizi eleştiren bir dostumuz yoksa, ya da dost dediğimiz kişi, bize her daim eleştiriden ve uyarıdan uzak cümleler kuruyorsa o hiçbir zaman dost olmamıştır bize. Unutmayalım ki dost her zaman güzel şeyler değil yeri gelince acı da söyler.

 

Bayram 

 

10 Kasım 2020 Salı

GÜVENDİĞİMİZ DAĞLARA KAR YAĞMASIN

 

GÜVENDİĞİMİZ DAĞLARA KAR YAĞMASIN


Hepimizin sahip olduğu ve inandığımız bazı değerlerimiz vardır. Kimimizin özenle sakladığı ve kimsenin erişmesini istemeyip zarar gelmesin diye başkalarına anlatmaktan ve göstermekten kaçınıp, sevdiği ve saydığı olayları, şahısları, ve fikirleri vardır. Bundandır ki hayatımıza insan almaktan korkarız ve deyim yerindeyse elekten geçirerek alırız. Bu elekten geçenlerin çok iyi kalanların ise çok kötü olduğunu göstermez. Her insanın kötü yanları ve iyi yanları vardır. Bazıları iyi yanlarıyla ön plana çıkarken bazıları ise tam tersidir. Hayatımıza aldığımız, kendisiyle güçlü bağlar kurduğumuz her insandan muhtemel zarar da görebiliriz, muhtemel fayda da.

Atalarımızın deyimiyle  İnsanoğlu çiğ süt emmiştir’ lafını hiçbir zaman unutmamamız lazım. En samimi olduğumuz insanla bile mesafemizi koruyabilmemiz gerekiyor. Çünkü dostumuz diye tabir ettiğimiz yani en yakınımız olan insan bile gün gelecek kendi menfaatleri için bizi sırtımızdan bıçaklamaktan geri durmayacaktır. Başkaları istediği hayalleri gerçekleştirecek diye menfaatlerinin piyonu olmak durumunda bulabiliriz kendimizi farkında olmadan. Bunun için kime ne kadar sırrımızı verdiğimize dikkat edeceğiz.

Evet hatasız kul olmaz. Ama hatasız kul olmaz diye de hatalarına göz yummak zorunda değiliz. Yapmamız gereken şey, dost bildiklerimizin hatasına ortak olmamak ve bizleri de kendi hatalarına sürüklemelerine engel olmaktır. Hatalarıyla sevmek hatalarına göz yummak değildir.

 Aslında biz fark edemesek te her bir dostumuza ve arkadaşımıza çıkarsız, karşılıksız yatırım yapıyoruz ve bilmiyoruz ki bu çıkarsız, karşılıksız yatırım çoğu zaman bize iyilik bilmezlik ve zarar olarak geri dönecektir. En güvendiğimiz kişiye karşı bu ihtimali göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Kiminle duygusal bağ ve kime çıkarsız ve karşılıksız yatırım yaptığımıza dikkat etmemiz gerekiyor.

Sırlarımızı genellikle güvendiğimiz ve dost dediğimiz kişilere anlatırız, anlatmakta da haklı nedenlerimiz vardır. Ama unutmamamız gerekir ki açtığımız her bir sırrımız için sırrımızı açtığımız kişiye karşı elimiz kolumuz bağlı, esir olma durumuna düşeriz. Yani açtığımız her bir sır bizim esir ve köle olma nedenimizdir. O kişiye karşı özgürlüğümüzü kaybettirir, o kişiye karşı artık bağımsız olmaktan çıkarır bizi. Kısacası sevdiğimiz ve güvenip dost dediğimiz kişilere bir şeyler sunmak zorunda değiliz, öyle bir zorunluluğumuz yok. Özellikle sırlarımızı açmak zorunda hiç değiliz. Kimseye karşı esir olmayalım ve özgürlüğümüzü kimseye karşı kaybetmeyelim. Yanlışıyla, doğrusuyla hayatımızı özgür irademizle ve hür olarak yaşamalıyız. Böyle olduğu zaman kimse sahip olduğumuz değerlere, fikirlere, şahıslara ve olaylara ne zarar verebilir ne de istemediğimiz herhangi bir olay meydana getirebilir.

Kısacası güvendiğimiz dağlara kar yağdırıp ta, çığda boğulmayalım.

 

Bayram 

KENDİMİZ İÇİN YAŞAMAK

 

KENDİMİZ İÇİN YAŞAMAK

 

Hayatımızı sürdürmek için bir çok fedakarlıklarda bulunabiliyoruz ya da bulunmak zorunda kalıyoruz. Peki biz bu fedakarlıklarda bulunurken neleri kaçırıyoruz, ve aklımız kaçırdıklarımızda ne kadar kalıyor, bu işi kendim için mi yapıyorum, bu işi yaparken ne kadar mutluyum, bu iş bana neler kazandırdı ve neler kaybettirdi, kendi isteklerimi daha ne kadar erteleyebilirim diye hiç sorduk mu kendimize acaba?

Mesela bugün kendimize ne kadar zaman ayırabildik, çalıştığımız işte ne kadar mutluyuz, hatta bu yazıyı okurken bile kendimize bir fayda sağlayacak mı? Bu hayat bize bahşedilmiş ve belli süreler içinde öyle ya da böyle yaşayıp bu dünyadan göçeceğimiz bir zaman dilimidir. Ama zamanımızı tüketirken kendimiz için de bir şeyler yapmalıyız. Sevmediğimiz bir işte veya sevmediğimiz herhangi bir hayatı yaşarken otobüsün bir camından dışarı bakarken öbür tarafta kaçırdıklarımız gibi olmamalı, sevdiğimiz hayatı yaşarsak kaçıracaklarımız çok daha az olacaktır çünkü istediğimiz hayatı kendimiz için yaşayacağımız için aklımız başka bir yerde olmayacaktır.

Kendimize her zaman soracağımız sorulardan biri de ben bu işi yaparken veya bu hayatı yaşarken neler kazandım ve neler kaybettim? olacaktır. Hayatımızı istemediğimiz şekilde ve başkaları için harcamak zorunda değiliz. Günün sonunda dönüp baktığımızda kazandıklarımız kaybettiklerimizden fazla olmalı eğer fazla olmuyorsa istediğimiz hayatı yaşamıyor veya başkalarını mutlu etmek için kendi dünyamızdan vazgeçmişiz demektir. Halbuki gün gelecek uğruna fedakarlıklar gösterdiğiniz kişiler dönüp size ‘yapmasaydın’ diyecektir. Unutmayın kimse sizin fedakarlıklarınızı görmeyecektir hiçbir zaman. Öyleyse kendimiz için bir şeyler yapmaya ne dersiniz?

 Peki kendimiz için yaşamayı daha ne kadar erteleyeceğiz? Kim ne derse desin, bu hayat bizim. Bulunduğumuz kabın şeklini almak zorunda değiliz. Başkalarının bizim için şekillendirdiği kaba uymak zorunda değiliz. Kendi kabımızı kendimiz şekillendireceğiz. Tabi tüm bunları yaparken bazı zorluklarla karşılaşacağız. Ama unutmayalım ki karşılaştığımız her bir zorluk daha fazla olgunlaşmak demektir. Her mücadele daha yükseklere tırmanma daha ileriye yönelme; her pes ediş kendi isteklerimize set vurma demektir.

Evet artık kendimiz için yaşamamız gerektiğini biliyoruz. Ama bunu yaparken kendi sorumluluklarımızı da unutmamamız gerekiyor. Çünkü hayat şartları ve sosyal çevre gereği yapmamız ve yerine getirmemiz gereken bazı sorumluluklarımız var, sadece kendi hayatımıza odaklanıp, etrafımızdakileri, sevdiğimiz kişileri ihmal ederek onları üzmeye de hakkımız yok. Orta yolu bulup kendimizi de sevdiklerimizi de ihmal etmeden kendi isteklerimizi yerine getirmeye çalışmalıyız.

Hayatımızda hepimizin öncelikleri farklı olsa da, hepimizin en önemli önceliği olan kendimiz için yaşamayı unutmayalım.

 

Bayram 

9 Kasım 2020 Pazartesi

HER ŞEYE RAĞMEN UMUT

 

HER ŞEYE RAĞMEN UMUT

 

Çırak ustasına sorar, Umut nedir diye?

Usta, çırağına dönerek, bir gün usta olma hedefin bir umuttur diye cevapladı.

Bir kelime! Kimi zaman beklentilerimiz karşılığında sarıldığımız, kimi zaman ise olmasını istediğimiz hedeflerimiz için sığındığımız liman olan o kelime UMUT.

Kelime anlamı: Bir şeyin gerçekleşmesi ihtimalinin verdiği ferahlatıcı duygu, ummaktan doğan ferahlık, ümit. Olan umut. Umut çırpınmadır bazen. Tek başına ıssız bir yerde beklemektir bazen. Kimsenin ulaşamayacağı, göremeyeceği, sınırlarını aşamayacağı ve hedeflediğin, hayal ettiğin, gerçekleşmesini istediğin şey, ister mümkün gözüksün ister imkansız olarak gözüksün, ister yakın olsun, ister uzak olsun, hatta olması mümkün olmayacak derecede belirsiz bile olsa yine de bu uğurda uzaklara dalarken bulursun kendini. Hayallerinin vardığı, kulağının işittiği, kalbinin hissettiği, gözünün gördüğü kadar uzağa bakar, haberin nereden geleceğini anlamaya çalışırsın.

İnsan, ne yaşarsa yaşasın, hangi zorluklarla boğuşursa boğuşsun, her şartta güvendiği en sağlam limandır umut. Franki, umudu ‘’ İyi olma duygusu veren ve kişiyi harekete geçirmek için güdüleyen bir özellik” olarak tanımlar. Göreceğiz umut ettikçe iyi olacağız, iyi oldukça hayallerimize daha çok sarılacağız, hayallerimize sarıldıkça da çabalayacağız, çabalayınca bir şeylerin olduğunu fark edeceğiz.

Bazen, sanki her şey çok kötü ve hiç bitmeyecek bir rüya gibi gelebilir bize. Acaba bu bir kâbus mu? Uyanınca hepsi geçecek mi, istediğim hayatı yaşayacak mıyım diye düşündüğümüz ve sorguladığımız oluyordur mutlaka. Süreç uzadıkça, hayallerimize kavuşamadıkça, istediğimiz hayatı yaşayamayınca elimizden bir şeyin gelmediğini fark ederiz. Tam bu sırada umut bizim için herhangi bir kelime olmaktan öteye geçmez. Ama yine de gelecek planlarımızla ilgili umut etmekten de vazgeçemeyiz, çünkü umut tamamıyla gelecek ile ilgilidir. Ne kadar çok umut edersek gelecekle ilgili o kadar yaşama sevincimiz artar. Düşünsenize gelecek hayatımızla ilgili hiçbir umudumuzun olmadığını, hiçbir beklentimizin olmadığını. Hayat ne kadar da sıkıcı olur, içinden çıkılmaz bir hal alacağını siz de benim gibi düşünmüşsünüzdür şimdi. Öyle ise her daim umut etmeliyiz.

 

Biz umutlu bireyler olarak, karşılaştığımız her zorluğun üstesinden gelebilecek bir güce sahibiz. Bizim umudumuz her koşulda ‘ben bu işin üstesinden gelebilirim’ demeye yeter. Ve inanın bu gücü kendimizde hissettiğimiz zaman yapamayacağımız hiçbir şey yoktur. Göreceğiz ki her bir hedefimiz gerçekleştiğinde daha çok umut sahibi olacağız. Şuan belki istediğimiz hayata sahip değilizdir ama istediğimiz hayat için ne yaptık, hangi fedakarlıklarda bulunduk diye sorduk mu hiç kendimize? Evet umut bazen çok sevdiğimiz, ve sahip olduğumuz bir özelliğimizden ve yaşantımızdan vazgeçmektir. Tıpkı çırağın usta olmak için yıllarca çalışıp birçok hayat zevkinden vazgeçmesi gibi.

Hedeflerine, hayallerine giden yollar dikenlerle döşenmiş olsa da, Her üzüldüğünde umutla baktığın mavi gökyüzünü kara bulutların kapladığını görsen de sen, hayatına ışık saçacak olan  güneşin tekrardan doğup parlayacağından umudunu kesme. Çünkü senin bitmeyecek olan büyük bir gücün var ve sen o gücünü her kullandığında daha da büyüyecek, hayata daha çok sarılacak ve gayret edeceksin.  İbn-i Arabi’nin de dediği gibi ‘’Kader gayrete aşıktır’’

 

Her daim umutla kalın...


Bayram 


 

 

8 Kasım 2020 Pazar

ACISIYLA AŞK

 

ACISIYLA AŞK


Hayatımızın en güzel yaşındayızdır. Hayata dair güzel hayallerimiz ve güzel hedeflerimiz vardır. Kendimize bir yol çizmiş kendimizi o güzel hedeflerimiz için motive ediyoruzdur. Bu hedefler kimi zaman iyi bir iş, kimi zaman iyi bir yaşam tarzı, kimi zaman ise iyi bir ekonomi ve çevredir. Ama hesaplamamızda olmayan bir konu vardır ki, bizim irademiz dışında, isteklerimiz ve hayallerimiz dışında gerçekleşir. Ve bunun planımızda hiç yeri yoktur ama planlarımıza dahil etmekten de geri duramayız, daha doğrusu dahil etmek zorunda kalırız.

o    Bazen hayatımızın en güzel anlarını yaşayacak, bazen de pişmanlıklarla dolu bir hayat yaşamamıza sebep olacak o duygu ile tanışma vaktimizin geldiğini anlarız. Dünyanın en karmaşık, en zor ama en yüce duygusu olan ve hissetmeye başladığımız anda size mutluluklar hissettirecek olan Aşk ile tanışmışızdır. Madalyonun iki yüzü olduğu gibi Aşk’ın da iki yüzünün olduğunu unutmamak gerek. Goethe’nin dediği gibi: ‘’Aşk, imkansız birçok şeyi mümkün kılar.’’ Dediği iyi yüzü, ve Mevlana’nın da dediği gibi: ‘’Aşk; topuklarından etine kadar işlemiş bir nasırdır; ya canın acıya acıya adım atacaksın, ya da canını acıta acıta adım atacaksın.’’ dediği iyi olmayan yüzünü unutmamamız lazım.  Bu yeni duygu artık bizin de hayatımızdadır istesek te istemesek te. Ki zaten isteyeceğizdir. Her ne kadar çoğu zaman bize acı verecek olsa da bazen de hayatımızın en güzel zamanlarını yaşayacağız o duygu ile.

o     

Daha önce kimseye karşı böyle hissetmemişizdir. Tüm egomuzu bir kenara koyarak, gerektiğinde benliğimizden de vazgeçerek duygularımızı açmışızdır. Tam bu andan itibaren önümüzde iki yol vardır; ya duygularımıza karşılık gelecek, ya da tam tersi olacak. Bizim iki ihtimale de hazırlıklı olmamız gerekecek.  O kadar güzel yaşarız ki duygularımızı; İçimizdeki sevgi, içimizdeki tarifi olmayan duygular hiç bitmez, hiç tükenmez sanırız. Bu duyguların güzelliğine öyle kapılırız ki hayatımızın sonuna kadar böyle devam edecek sanırız. Tüm zorluklar tam da şimdi böyle başlayacak. Duygularımıza karşılık gelmeyecektir hatta ve hatta selamına dahi uzak kalarak, hasret kalarak yokluğunu o kadar uzun süre tadarız ki, hasretiyle yana yana o duyguların hepsi azalır, tükenir içimizde. Öyle acılar çekmişizdir ki; gelir diye bir umut beslemeyiz artık. En son düşüneceğimiz ihtimali yani vazgeçmeyi, biz de istemeyiz ama onun sayesinde vazgeçeriz. Ve vazgeçtikten sonra türküde de dediği gibi ''Düze indi şimdi gönlüm'' deriz..

 

Ama şunu unutmamamız gerekir ki, kimse duygularımıza karşılık vermek zorunda değildir. Kimse bizi sevmedi, duygularımıza karşılık vermedi diye kötü değildir. Duygularımız bizi bencil olmaya götürmemeli. Unutmamalıyız ki; Aşk, benliğimizi yok etmektir. Sevdiğimiz kişiye her daim en güzel duygularımızla bakmaktır. Ve vazgeçilmesi gerektiği yerde de vazgeçmeyi bilmektir.


Bayram 

ACIMAK MI, ACI DUYMAK MI?

                                      Acı duymak mı, yoksa acımak mı?  İnsan, kendini ne zaman rahat hisseder? Şahit olduğu bir olay karşısı...