DÜŞÜNCELERİMİZ
Felsefenin ortaya çıktığı ilk zamanlardan
itibaren ‘düşünme eylemi’ filozoflar
için çok önemli bir yere sahip olmuştur. Hatta o denli önemli bir hale gelmiş
ki; bireyin var olmasının temel dayanağının düşünmek olduğu vurgulanmış. Bunun
fikir babası olarak adından söz ettiren Descartes’in; “Düşünüyorum, öyleyse varım
(Cogito ergo sum)!” sözü de
bunun anlam ve önemini bize göstermektedir. Varoluşsallığın belki de en büyük
problemlerinden biri düşünmektir. Bu yüzdendir ki Descartes, ‘Ben kimim?’ sorusuna:
“Düşünen bir şeyim” cevabını vermiştir.
Peki, bu denli önemli olan ve kalbimizi,
beynimizi, kişiliğimizi karakterize eden düşüncelerin ne kadarı bize ait?
Maalesef gerek toplumumuzda, gerek ailemizde, gerekse
yaşadığımız sosyal çevremizde dikte edilen düşünceleri birer kostüm gibi
üzerimize geçiriyoruz. Hem de sorgulama ve süzgeçten geçirme hakkı bile
tanımadan. O üzerimize geçirdiğimiz kostümler, özgün bir insan olmaktan çok; aynı
düşünce kalıplarını benimseyen birer robot haline getiriyor bizleri. Aslında
böylece düşüncelerin ‘tektipleştirilmesini’ üretiyoruz. Kapitalizmin ürünü olan
tektipleşme, böylece sadece yaşam tarzlarımıza değil; düşüncelerimize de etki
eder hale geliyor. Yani aslında sahip olduğumuz düşünceler bizim ürünümüz
değil; toplumun bize dayattığı kalıp yargılarla yaşam sürüyoruz.
Birçok şeye körü körüne bağlıyız ve neden
bilmiyoruz bile. Belki bu bir düşünce kalıbı, bir takım taraftarlığı, ya da bir siyasî parti üyeliği olarak somutlaşarak vücut buluyor hayatımızda.
Hayatımızdaki kararları bireysel tercihlerimizle verdiğimizi düşündüğümüz için
toplum dayatmalarının farkında değiliz. O kararları verirken arka planda
oynayan çevresel faktörleri göz ardı ediyoruz. Farkında olmadan çevremizden
epeyce etkileniyoruz.
Hâlbuki bizi var eden düşüncelerimizdir.
Aslında bize değil, başkalarına ait olan düşüncelerimiz... Hayatımız bir
tiyatro değil, biz ise o tiyatronun birer parçası olmadığımız gibi,
senaristleri ise yaşadığımız toplum değildir. Herkes hikâyesinin başkahramanı,
yazarı ve aynı zamanda yönetmenidir. Bu düşünceler bizi biz yapar.
Tabi ki büyüdüğümüz ortam ve çevre bize
bir şeyler katmalı. Ama hayatımızı öğrenilmiş değerlerle değil, sorgulayarak
kendimize uygun gördüğümüz ve beynimize döşediğimiz düşüncelerle sürdürmeliyiz.
Herhangi birinin sözündeki, izlediğimiz filmin bir sahnesindeki, okuduğumuz
şiirlerin dizelerindeki düşünce kalıbını direk alarak değil de; kendi doğruluk
süzgecimizden geçirip kabullenmeli ya da reddetmeliyiz. Bunu yapamadığımız için
ne özgün bir birey ne de istediğimiz hayatı yaşayan bir insan olabiliyoruz.
Kendimize has fikirlerimiz, düşüncelerimiz
olmalı, dış çevreden etkilenebiliriz ama olduğu gibi kabullenemeyiz. Herhangi
bir düşünce bize uymuyorsa, bizim için bir zehirdir. Nasıl ki zehirli bir yemek
vücudumuza zarar veriyorsa, zehirli bir düşünce de bizim fikirlerimize zarar
verecektir. Bu durum bizi sığ olmaya da götürmemeli. Çevreye kapalı olmak
değil, her türlü fikre saygılı olmalı ve bize uygun gördüğümüz fikirleri kendi
düşüncelerimizle sentezlemeliyiz. Sonuç olarak, bizi topluma yansıtan
düşüncelerimizdir. Onun için hangi düşüncede olduğumuza ve üzerimize hangi
kostümü geçirdiğimize dikkat etmeliyiz. Bizi göstermeyen kostümleri üzerimize
geçirmenin bize bir faydası olmaz.
