27 Ağustos 2021 Cuma

SAYGIM VAR

SAYGIM VAR
Biz insanlar, bize bahşedilen ömrümüzü en güzel şekilde yaşamak için elimizden gelen çabayı gösteriririz. Bazen ipin ucunu bile kaçırarak kendi mutluluğumuz için başkasını mutsuz etmeyi göze alırız. Gerek ticarette, gerek iş hayatında, gerekse sosyal yaşamımızda bunu çokça uygularız. Bazen farkında olarak, bazen ise farkında olmayarak. Netice itibari ile kendi mutluluğumuz için başkalarının mutluluğunu feda etmekten çekinmeyiz.
Peki neden?
Aslında bakış açımızı değiştirebildiğimizde yani başka pencereden bakabilmeyi başarabildiğimizde bu durumun karşı taraf için de aynı olduğunu fark edeceğiz. Bencilce davrandığımız müddetçe, bir yerde biz başkasının hakkını yerken, başka bir yerde başkaları bizim hakkımızı yiyor olabilir. Bu durumda kendimize suni mutluluklar yaratıp, anlık sevinçlerle kendimizi avutmuş olacağız. Aslında biz fark edemesek de vicdanımızın derinliklerinde bu durumdan hoşnut olmamak vardır. Dolayısıyla suni mutluluklar bize vicdan rahatlığı veremez. Vicdanın rahat olmaması ise insana mutluluk ve huzur vermez.
Peki ne yapmalıyız?
Kendimizi yapay ve sahte mutluluklarla avutmak yerine mutlu olmak istiyorsak, bencilce davranmayı bırakıp, insanca yaşamayı başarabilmeliyiz. Kendi haklarımıza önem verdiğimiz kadar, başkalarının haklarına da önem verip saygı göstermeliyiz.
İşte bunu başarabilirsek dünya daha yaşanılır hale gelecektir.
Daha yaşanılır hale getirdiğimiz dünyalarda buluşmak ümidiyle.

Bayram

20 Haziran 2021 Pazar

SONUN BAŞLANGICI

 SONUN BAŞLANGICI 

Belki de kurtulmak istediğimiz hayatımıza karşın yeni bir başlangıç ya da sahip olduğumuz hayatımızı mum gibi aratacak olan yeni bir başlangıçtır. Acı veren ama acıyı hissetmediğimiz karanlık bir yol olmakla beraber, yolu aydınlatacak ışığı kendimizin üreteceği daha doğrusu hazırlayacağı bir yol. Ne derin bir uyku ne de acı bir hastalıktır bu, sadece yeni ve sonsuz olan yepyeni bir hayata ilk adımdır. İnanan bireyler için yeni bir aleme bir yolculuk iken, inanmayan bireyler için sonun, son adımıdır.

Ne güzel olurdu değil mi? Bu aleme ait olduğu halde, yepyeni hayata atacağımız ilk adımımızda en sevdiğimiz insanlardan birer parça alabilmek. Mesela kokusunu, mesela gülüşünü, mesela sevgisini, muhabbetini... Ama dedim ya bunlar bu aleme ait özellikler. Öbür alemde ne bekliyor bizi çok merak ediyorum. Belki de acı, belki de hüsran, belki de sonsuz bir mutluluk. Korksam mı, korkmasam mı? Karar veremedim.
Bu dünyada yaşamaktan, bencil insanlar arasında yaşamını sürdürmeye çalışmaktan, egosu doymak bilmeyen, aşağılık komplekslere sahip insanlar arasında kendine yer bulmaya çalıştığımız; sevgiyi, merhameti beklemenin, adete taştan su beklemekten daha zor olduğunu düşündüğüm bu dünyadan gitmekten neden korkmalıyım ki?
Kelimelerin anlamını yitirdiği, bir çiçeğin güzelliği artık bir şey ifade etmediği, muhabbet etmeyen insanların bağrışmalarının, seslenmelerinin duyulmadığı o ilk adım. Hayatta yaşanan onca şeyden sonra bize kalan tek gerçek. Mutsuz son.

Tüm bu gerçeklere rağmen hayat yaşanılması gerektiği kadar güzel. Hayatımızı güzelleştiren insanlar ve olaylarla karşılaşmak dileğiyle.

Mutlu sonlarımız olsun.

 

 

 

 

 

8 Nisan 2021 Perşembe

DÜŞÜNCELERİMİZ


DÜŞÜNCELERİMİZ

Felsefenin ortaya çıktığı ilk zamanlardan itibaren ‘düşünme eylemi’ filozoflar için çok önemli bir yere sahip olmuştur. Hatta o denli önemli bir hale gelmiş ki; bireyin var olmasının temel dayanağının düşünmek olduğu vurgulanmış. Bunun fikir babası olarak adından söz ettiren Descartes’in; “Düşünüyorum, öyleyse varım (Cogito ergo sum)!”  sözü de bunun anlam ve önemini bize göstermektedir. Varoluşsallığın belki de en büyük problemlerinden biri düşünmektir. Bu yüzdendir ki Descartes, ‘Ben kimim?’ sorusuna: “Düşünen bir şeyim” cevabını vermiştir.

Peki, bu denli önemli olan ve kalbimizi, beynimizi, kişiliğimizi karakterize eden düşüncelerin ne kadarı bize ait?

Maalesef gerek toplumumuzda, gerek ailemizde, gerekse yaşadığımız sosyal çevremizde dikte edilen düşünceleri birer kostüm gibi üzerimize geçiriyoruz. Hem de sorgulama ve süzgeçten geçirme hakkı bile tanımadan. O üzerimize geçirdiğimiz kostümler, özgün bir insan olmaktan çok; aynı düşünce kalıplarını benimseyen birer robot haline getiriyor bizleri. Aslında böylece düşüncelerin ‘tektipleştirilmesini’ üretiyoruz. Kapitalizmin ürünü olan tektipleşme, böylece sadece yaşam tarzlarımıza değil; düşüncelerimize de etki eder hale geliyor. Yani aslında sahip olduğumuz düşünceler bizim ürünümüz değil; toplumun bize dayattığı kalıp yargılarla yaşam sürüyoruz.

Birçok şeye körü körüne bağlıyız ve neden bilmiyoruz bile. Belki bu bir düşünce kalıbı, bir takım taraftarlığı, ya da bir siyasî parti üyeliği olarak somutlaşarak vücut buluyor hayatımızda. Hayatımızdaki kararları bireysel tercihlerimizle verdiğimizi düşündüğümüz için toplum dayatmalarının farkında değiliz. O kararları verirken arka planda oynayan çevresel faktörleri göz ardı ediyoruz. Farkında olmadan çevremizden epeyce etkileniyoruz.

Hâlbuki bizi var eden düşüncelerimizdir. Aslında bize değil, başkalarına ait olan düşüncelerimiz... Hayatımız bir tiyatro değil, biz ise o tiyatronun birer parçası olmadığımız gibi, senaristleri ise yaşadığımız toplum değildir. Herkes hikâyesinin başkahramanı, yazarı ve aynı zamanda yönetmenidir. Bu düşünceler bizi biz yapar.

Tabi ki büyüdüğümüz ortam ve çevre bize bir şeyler katmalı. Ama hayatımızı öğrenilmiş değerlerle değil, sorgulayarak kendimize uygun gördüğümüz ve beynimize döşediğimiz düşüncelerle sürdürmeliyiz. Herhangi birinin sözündeki, izlediğimiz filmin bir sahnesindeki, okuduğumuz şiirlerin dizelerindeki düşünce kalıbını direk alarak değil de; kendi doğruluk süzgecimizden geçirip kabullenmeli ya da reddetmeliyiz. Bunu yapamadığımız için ne özgün bir birey ne de istediğimiz hayatı yaşayan bir insan olabiliyoruz.

Kendimize has fikirlerimiz, düşüncelerimiz olmalı, dış çevreden etkilenebiliriz ama olduğu gibi kabullenemeyiz. Herhangi bir düşünce bize uymuyorsa, bizim için bir zehirdir. Nasıl ki zehirli bir yemek vücudumuza zarar veriyorsa, zehirli bir düşünce de bizim fikirlerimize zarar verecektir. Bu durum bizi sığ olmaya da götürmemeli. Çevreye kapalı olmak değil, her türlü fikre saygılı olmalı ve bize uygun gördüğümüz fikirleri kendi düşüncelerimizle sentezlemeliyiz. Sonuç olarak, bizi topluma yansıtan düşüncelerimizdir. Onun için hangi düşüncede olduğumuza ve üzerimize hangi kostümü geçirdiğimize dikkat etmeliyiz. Bizi göstermeyen kostümleri üzerimize geçirmenin bize bir faydası olmaz.


Bayram 

2 Nisan 2021 Cuma

UĞRAŞSIZ UĞRAŞLAR

 

                    UĞRAŞSIZ UĞRAŞLAR

       Eyledim teftiş gülzar-ı hayat-ı su-be-su

       Her gül-i şevkinde bin bir har-ı mihnet gizlidir  

                                       (Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı)

     Bu hayat denen gül bahçesinin her tarafını inceden inceye araştırdım

     Şevk içinde açan her bir gülün ardında bin bir mihnet dikeninin gizli olduğunu gördüm

   Hepimiz duymuşuzdur şu soruyu:”Hayatın bir film olsa hangi film olurdu?” Buna verilecek binlerce cevap varken verilmeyeceklerin arasında olanlardan birinin de “Parazit” filmi olduğu kanısındayım. Kısaca değinmek gerekirse film, hayat denen bu serüvenin zıt iki ucunda yaşayan iki ailenin kesişmesini\zorla kesiştirilmesini ele alıyor. Şimdi “Fakir olmamayı istemeyi  bir nebze hepimiz anlarız da zengin kısımda olmamak neden tercihimiz olsun ki” fikri aklımızın bir köşesinden geçerken ufak bir spoiler vererek “akıbetimizin ne olacağını kim bilebilir ki” demek istiyorum.

   Kore sinemasını gündeme taşıyan Parazit filmi, 4 Oscar ödülü kazanan ve 250 milyon dolardan fazla hasılata ulaşan 2019 yapımı bir film. Bu filmde aşırı derecede belirgin bir zengin-fakir ayrımı var. Çekim açılarıyla dahi bu ayrımı gösteren film, Seul gerçeğini de apaçık yüzümüze vuruyor. Günümüz gerçekliğinin yansıtıldığı hakikat, insanı düşüncenin dehlizlerine çekiyor. Zenginlerin iyi\saf, fakirlerin kurnaz olduğu tezini yaşamın getiri\götürülerine bağlayan yönetmen;”zayıfa bir vuran da zayıftır” teziyle acizliğimizi suratımıza vuruyor. Zenginliğin getirdiği dertsizlik, tasasızlık, hayatın altın tepside sunulması elbette hayata karşı tozpembe gözlüklerden bakmaya iter. Fakat bu rahatlık ve rehavetin sonucunun H.G. Wells’in Zaman Makinesi kitabındaki Eloiler gibi olmaklığa götüreceği fikri aklımdan çıkmıyor değil. Ama hayat denen bu var olma savaşında her an uğraş içinde olmaklığın da illa kurnazlığa götürmesi gerektiği fikrine de karşı olduğumu söylemeden edemeyeceğim.

   Süreç içinde her iki hatta her üç tarafı da tutan kesimin aksine ahlaki yönelimim beni en başından beri, filmin sonunda da vurgulanan “emeksiz yemek olmaz” tezinde sabit kıldı. Seviye farkından ari(uzak), saf insan olması hasebiyle karşımızdakine davranışımız mutedil şekilde olsa eminim ki insanlık olarak çok yol kat etmiş olacağız. Bunu yapmak gerçekten o kadar zor mu!

   Teknolojik gelişmeler vesilesiyle çok önde gördüğümüz Batı medeniyetinin kültürel, toplumsal, psikolojik açıdan medeniyet olmaktan uzak ve yetersiz olduğunu görmeye başladık ama geç açılan gözlerimizle aynı akıbeti paylaşmaz inşallah eylemlerimiz… Farkındalık en zor aşamalardan biri ama bunu ef’allerimizle desteklemedikten sonra bir adım dahi ileriye gidemeyeceğimiz de çok açık. Kuran ve hadislerle desteklenen “Mümin havf ve reca(korku ve ümit) arasında yaşayandır” kaidesince umutlarımız da biz var olduğumuz sürece var olacaktır.

Dikotomik(ikicil) yapının yekvücut olmasının ardındaki tek yolun İslam olduğunun zihinlere kazınılması temennisiyle…

      Berceste                                                                              

26 Mart 2021 Cuma

ÜRETİLEN ACILAR

ÜRETİLEN ACILAR


Şöyle bir oturup düşündüğümüzde hepimiz en ufak bir haksız tepkide ya da azarlanmada kendimizi değersiz hissettiğimiz hatta daha ötesi kendimize zarar vermeyi düşündüğümüz zamanlar illaki olmuştur. Kim bilir belki de bu olgunlukta olmamız ve bu kişilikte olmamızda acılarımızın da payı vardır. Peki, hayatımıza bu derece yön veren ve hayatımızda bu kadar etkisi olan acılarımız ne kadar gerçek?

Acı… Ne kadar çabalarsan çabala, biliyorum ki yazıya dökemeyeceğin duygulardan biri. Öyle derin ve sessiz acılar var ki; ne kadar aktarmaya çalışsan da aktaramayacağın, sindirmeye çalışsan da sindiremeyeceğin, adeta benliğini sızlatırcasına kişiliğinde büyük hak sahibi olurlar. Bu acılardan bazıları seni olgunlaştıracak merak etme. Ama bir acı türü de var ki, onlar kuruntularından doğarlar. Deyim yerindeyse bunlar üretilen acılardır. Bu türe yakalanan insanlar acıdan beslenmenin vücut bulmuş halidir. Bu acıyı, insana hiçbir faydası olmayan, kişiyi yalnızca depresyona iterek kendi kendini bitirme durumu olarak tanımlayabiliriz. Bu bir süre sonra alışkanlık haline gelir. Hâl böyle olunca dostlarımızdan ve çevremizden en ufak bir dert dinleyemeyip hemen kendi derdimizi anlatma eğilimi gösteririz. Karşımızdakilerin dertlerini dinlesek bile onların sorununa bir çözüm üretmek yerine hemen kendi üretilen acılarımızdan örnekler vermeye başlarız. Karşımızdakine ne bir çözüm ne de bir yardım sunabiliriz. Hatta öyle bu durum bir hâl alır ki işin sonu demagojiye kadar gider. 

İnsan neden acı üretir ki? Kendisine ait bir dünyası olmayanlar ya da dünyası için herhangi bir mücadele verip başarı sağlayamayan insanların başardığı tek alan huzursuzluktan beslenmek diyebiliriz. Her taraftan dökülen ama bir türlü bunu kabul edip de toparlanma eğilimi göstermeyen insanların, yapay acılarla kendini zaten o halde olduklarını kabul etme ve kabul ettirme çabası içerisinde olmaları gerçek acıyı ne kadar karşılar ki? Acıları gerçek olmasa da, içinde oldukları durum gerçektir. Böyle bir insan olmayı istemeyiz değil mi? Ama ne yazık ki bir diğer gerçek acı ise, çoğumuzda böyle bir durumun olmasıdır.

Değişen dünya şartlarında hepimiz inceden inceye bencilliğe doğru ilk adımımızı atıyoruz, farkında bile olmadan. Bu durum her ne kadar başta çok masum gözükse de, her attığımız adımda durumun önemi daha fazla artmakta. Ve biz bunun farkında değiliz. 

Şunu çok iyi bilmeliyiz ki, ne üretilen acıların, ne de bencilce tavırların ne hayatımıza ne de kişiliğimize en ufak olumlu bir etkisi bulunmamaktadır. Bu durumda yapacağımız tek şey, bu iki durumdan uzaklaşmak olmalıdır. Eğer bunu başarabilirsek hayatın anlamı ve yaşamın güzelliğinin farkında olarak ömrümüzde mesafeler katetmiş olacağız. 

Ömrümüzde ne gerçek ne de üretilen acıların olmaması ümidiyle.

Bayram 

 


4 Mart 2021 Perşembe

HÂRE(DİKENE) SU VERMEK

 

HÂRE(DİKENE) SU VERMEK

Ârızın yâdıyla nemnâk olsa müjgânım nola,
Zâyi olmaz gül temennâsıyla vermek hâre su.
(Fuzuli)
Çoğu zaman hayatımızın tekdüzeliğinden yakınır, farklı şeylerin olmasını ister yine de bu isteği fiiliyâta dökmeyip aynı şeyler üzerinde yaşamımızı sürdürür gideriz. Bu yakınma tarihin farklı zamanlarında, farklı kişilerce çeşitli şekillerde, kelimelerde yansımasını bulmuştur. Mesela şöyle diyordu Tanpınar: “Her şey bir sonsuzlukta birbirinin tekrarıydı.” Ama hayatın bize sunduklarına biraz da haksızlık ediyoruz gibi gelmiyor değil bazı zamanlar. Halil Cibran bunu derinlerde hissedebileceğimiz bir örnek sunuyor bizlere:

Adam fısıldadı: ''Tanrım konuş benimle.''
Ve bir kuş cıvıldadı ağaçta.
Ama adam duymadı.

Sonra adam bağırdı:
''Tanrım konuş benimle.''
Ve gökyüzünde bir şimşek çaktı.
Ama adam dinlemedi onu.

Adam etrafına bakındı ve,
''Tanrım seni görmeme izin ver'' dedi.
Ve bir yıldız parladı gökyüzünde.
Ama adam farkına varmadı.

Ve yüksek sesle haykırdı:
''Tanrım bana bir mucize göster.''
Ve bir bebek doğdu bir yerlerde.
Ama adam bunu bilemedi.

Sonra çaresizlik içinde sızlandı:
''Dokun bana tanrım ve burada olduğunu anlamamı sağla, ne olur! ''
Bir kelebek kondu adamın omzuna.
Ve adam kelebeği, elinin tersiyle uzaklaştırdı...

Görmeyi sadece göze indirgediğimizden beri aslında çoğu şeye kör kaldığımızın farkında değiliz gibi duruyor. Hayatın akışında duymayı kulakla, hissetmeyi dokunmakla, tad almayı dille bağdaştırdık ama bunların dışında gönlümüzü yok saydık ve somut tarafımızı besledikçe soyut tarafımız tükendi gitti. İlgisizlik bu hayatta her şeyi yok edebiliyor şayet biz manevi tarafımızı kaybedersek aslında hiçbir şey kazanmış olacağız.
Hayata bakışımız bizi biz kılıyor. Şayet menfi pencereden bakarsak sahip olduklarımız dahi yok hükmünde kalır ama müsbet bir bakış, sahip olduklarımızın ötesinde bir mefhumu bize katacağından bir sonsuzluk alanı içinde mutluluğu da her daim beraberinde getirecektir. Her günün doğuşu, seher yeli, yıldızlar, bir kuşun ötüşü, evrenin her saniye uyum içerisinde varlığını sürdürmesi... Mesela bir gülümseme tüm günün güzel geçmesi için yeterli bir sebep değil mi sizce de? Unutulmamalı ki herkes kalbinin renginde yaşar hayatı ve herkes kalbinin rengini bulaştırır etrafındakilere.
Farklı bir açıdan bakarsak şer diye addettiğimiz şeylerde bile sonradan çıkan hayr bize umutsuzluğa düşmememiz konusunda rehberlik ediyor. Zaten güzel şeylere varmak da zorluklardan, imtihanlardan geçmekle olmaz mı? Veya değerli şeylere ulaşmak zorlu yollardan geçiyor diye hemen ondan vaz mı geçeceğiz? El-cevap vuslatımız ne kadar meşakkatliyse bizim nezdimizde o denli kıymetli oluyor. Burda sözü Fuzuli’ye bırakıyor ve başlangıçtaki beytimizi günümüz Türkçesiyle bir kere daha yad ediyoruz:
“Ey sevgili! Senin yanağını anınca kirpiklerim ıslansa buna hiç şaşılır mı?
Elbette böyle olacak, çünkü gül isteyen dikenleri de sular.
Senin gibi bir gülün açması için dikene su vermek lüzumsuz değildir.”

BERCESTE

17 Şubat 2021 Çarşamba

ERKEK VAHŞETİ

 ERKEK VAHŞETİ

Ne acı değil mi? Eskiden şiddet diye nitelendirdiğimiz, erkeklerin kadınlara uyguladığı insan dışı muameleyi günümüzde şiddet kelimesinin karşılamayıp cinayet olarak isim değiştirmesi.  Her sabah ilk iş haberlere bakarken şimdi haberlere bakmaya korkuyoruz. En güzel zevklerimizden biri olan gazeteye bakmak artık bizim(insanlar) için birer kabus oldu. Peki bu güzel zevklerimizi elimizden alan kim? Başkalarının hayatlarını karartanlar kim?

‘’Haksızlığın karşısında susan, dilsiz şeytandır diyen’’ islam büyükleri ve ‘’Sabır taşı olsa çatlardı’’ diyen atalarımız günümüzü ne güzel anlatıyorlar. Bugünlerde bizim için kabus bile olsa her gün baktığımız haberlerde kadınların uğradığı zulmü, erkek vahşetini anlatan bir haber illaki görüyoruz. Ve ne acıdır ki sadece görmekle yetiniyoruz. Bunca olaya, bunca haksızlığa, bunca zulme karşı sadece bakıp, ‘yazık ya’ deyip, üzülmekle yetiniyoruz. Peki neden susuyoruz hala, neden gerçekten caydırıcı önlemler alamıyoruz?

Çünkü;

ü  Sokağa çıkınca herhangi bir kurşunun adresi olmak ne demek bilmiyoruz

ü  Reddettiğimiz zaman tehdit alır mıyım? Endişesi ne demek bilmiyoruz

ü  Aksi fikir savunmasında, sabahlara kadar görülen şiddetin acısını bilmiyoruz

ü   Başkalarının hayatında söz sahibi olmayı kendinde hak görenlerin, hayatı hapse çevirmenin ne demek olduğunu bilmiyoruz

ü   En basitinden empati yapmayı bilmiyoruz…

 

Ve bunları bilmedikçe de sadece izliyoruz, kınıyoruz. Bir şeyleri düzeltmek için harekete geçmiyoruz. Çünkü bilmiyoruz…

Ama bilenler var! Kanı bilenler, üstünlüğü bilenler, hep haklı olmayı bilenler, sürekli konuşmayı bilenler, sözlerini döverek kabul ettirmeyi bilirler… Canavar olmayı bilirken, sevgiyi, merhameti, hoşgörüyü, dinlemeyi ve anlamayı… bilmezler. Çünkü insanlık nedir onu bilmezler.

ü  Sorsan, ‘seviyorum kıskandım’ diyen

ü  Sinirine hakim olabileceği korkuyu görmeyen

ü  Başkalarının hayatına karışma hakkının olmadığını bilmeyen

ü  Tek otoritenin kendi sözünün olduğunu zanneden

ü  Yaptığı tüm iğrençlikleri bir ideolojiye veya dini görüşe bağlayan caniler yüzünden kaç insanın hayatı karardı.

Peki, bu caniler ve yaptıkları vahşetler ne zaman bitecek?

ü  Öncelikle ülkemizde önünü kesecek caydırıcı cezaların olmasıyla. Ülkemizde caydırıcı cezalar olmadığı için, caniler bunları yapmaktan geri durmuyorlar.

ü  Stres ortamının kaybolmasıyla. İnsanların yaşadığı ekonomik zorluklar ve gelecek kaygısından dolayı, sapkınlaşarak çeşitli suçlara başvurabiliyorlar.

ü  Ahlaksızlıkların bitmesiyle. Bir erkek çok kolay ikinci bir seçenek bulabiliyor ilişkilerde. Erkek, ikinci ilişkisindeki engeli, birinci ilişkisi olarak gördükçe ilk sevgilisine ya da eşine karşı şiddet uygulamaya başlıyor.

ü  Erkeğin zaaflardan yararlanmamasıyla. Ülkemizde daha az gelişmiş yerlerde sevmiyorsan boşan kavramı çok fazla olmadığı için, erkek bu zaaftan yararlanıyor iğrenç bir şekilde.

ü  Ve aslında en önemlisi kız ve erkek çocuklarının yetiştirme tarzlarındaki ayırımcı ve ayrıştırıcı tarzın yok olmasıyla. Özellikle ataerlik toplumlarda erkek çocuklarının soylarının devam ettirdiği düşüncesiyle yeri ayrı oluyor. Örnek verecek olursak, oyuncaklarda bile kız çocuklarına bebeklerle oynatılıp ev işleri yaptırmaya ve annelik rolü benimsetilirken erkek çocuklarına ise araba, silah vb. oyuncaklarıyla oynatılıyor. Bu ise onların daha küçükken bilinçaltına gireceği rolü dikte etmek oluyor.

Son olarak şunu bilmeliyiz ki, kadına uygulanan sözlü, psikolojik ve fiziksel şiddeti önleyebilmenin en temel ve etkili yolu çocuklarımızın kız-erkek fark etmeksizin yetişmesinde canlıya, insana, doğaya ve başkalarının yaşama-hak ve hürriyetlerine saygı göstermesi gerektiğini anlatmak ve öğretmektir. Eğer gerçekten bu hayata dair bir şeyleri değiştirip, hayatı daha güzel hale getirerek insanlığa ve doğaya yaşanılacak bir dünya bırakmak istiyorsak bunu yapmalıyız.


Bayram 

 

11 Şubat 2021 Perşembe

İSLAMDA KADIN




İSLAMDA KADIN

        Nevres selîm-ü pâk gelip gitmedir hüner.

       Yohsa cihana günde bin âdem gelir gider. 

   Geçmişten günümüze süregelen acı kurallardan biridir bir şeye sahip olduktan, onun bizim olduğunu anladıktan sonra ona verdiğimiz değerin düşmesi. Bunun farklı bir versiyonu da kendimizi bildiğimizden beri sahip olduğumuz şeylerin sanki hep bizim kalacakmış gibi olduğunu düşünmemizdir. Bunun çok basit bir örneği vücut azalarımız: Varlık zamanı bizimle denk düşen elimiz üzerinde hak sahibiymiş gibi davranır veya önceden olduğu gibi sonrasında da hep bizimle olacakmış gibi hayatımızı sürüp gideriz. Aslında çok basit bir şeymiş gibi algılıyoruz bir el’e sahip olmayı fakat yokluğu varlığına galip gelmeden bir an evvel değeri anlaşılmalı!

   Değer konusuna geniş bir açıdan baktığımızda toplumsal değerleri, onun merkezinde de aileyi görüyoruz. Bizim bu dünyada var olmamız için vasıta kılınan anne-babamızı hayatımızın neresine koyuyoruz? Nokta-i nazarımız farkındalıkken ve Hz. Peygamber’in(as) kendisine sorulan “Ya Resulullah, iyi davranılmaya en çok layık olan kimdir?” sorusuna “Annen, annen, annen, sonra baban” cevabından hareketle bu konuya değinmek gerek elbet. Sevdiğim şöyle bir söz var: “Anne, kalbini çocuğunun kalbine akıtır tek bir kalbe dönüşmesi için.” Söz ruha dokunur, en çok da sevdiğimiz\muhabbet duyduğumuz insanların sözleri bizi biz kılar. Anne-babanın halleri ve sözleri çocuğun ruhuna ilmek ilmek dokunur ve onu şekillendirir. Ama maalesef bize yerleştirilen o öze sahip çıkma konusunda büyük sıkıntılar yaşıyoruz şu sıralar. Haber kanalları kadına şiddet veya kadın cinayetlerinden geçilmiyor. Özü merhamet olan dinin müntesipleri olarak bazı vasıflarımız sadece kâğıtlarda mı kalıyor!

   Medeniyetlerin büyük etkiye sahip kurucu unsurlarından biri de dindir. İslam dininde kadına bakışı şöyle mütalaa edebiliriz: Araf suresi 189. ayette: “O sizi tek bir nefisten yarattı ve kendisiyle durulup yatışması için ondan eşini var etti…” Tevbe suresi 71. ayette: “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridirler…” Yani kadın ve erkek birbirinin mütelazımı, tamamlayıcılarıdırlar. Kadın sevgilidir, eştir, annedir. Cennet, annelerin ayaklarının altına serilmiştir. Kuran’da “kadınlar” manasına gelen “Nisa suresi”, hakkını arayan kadının olayını anlatan “Mücadile suresi” ve birçokları bulunur. Çokça ayette kadınlarla ilgili hususlar yer alır.

   İslam görüntüsü altında ortaya atılan ve asla İslam’la bağdaşmayan eylemlerin hakikatini Kur’an ahlakına sahip Peygamber Efendimizde(as) görürüz. Onun yaşayışı bize kılavuzluk ederken; değil kadına şiddeti, bir hayvana bile kötü muameleyi Müslüman mefhumuna yakıştıramayız. Mekke fethine giderken annesini emen yavru köpekler rahatsız olmasın diye ordunun yolunu değiştiren, böyle bir hassasiyete sahip Efendimizin yanlış rivayetlerle bağdaştırılması akıl tutulması değil de nedir!

   Özümüzden kopuş ve ilerici Batıya özenme tekaddüm kisvesi altında bizleri çok gerilere götürüyor. Bizim hayatımızın gayesi hakikat peşinde olmaktır, müsvedde yığınlardan bir parça olmaktan bir adım öteye gidememek değil. Yazının başındaki beytimize geri dönelim, bakın Sakızadalı Osman Nevres nasıl söylemiş:

Bu dünyaya geldiğin gibi temiz ve güzel gelip gitmektir marifet; yoksa bu köhne değirmene günde binlercesi gelir, gider.

 

Berceste

4 Şubat 2021 Perşembe

HANGİMİZ GÜVENMEDİK

 


HANGİMİZ GÜVENMEDİK

Müslüm Baba’nın sorduğu “Hangimiz sevmedik çılgınlar gibi?” sorusuna bir yenisini daha ekleyelim: “Hangimiz güvenmedik sıddıklar gibi?”

Güven… Günlük ilişkilerimizde büyük yer tutarak bizi mantık dairesinden uzaklaştırıp -çoğu zaman- doğru düşünmemizi engeller. Genelde harika olan bu hisse insanlar yüzünden sahip olmaktan bazen çekiniriz. Çünkü güven hissi karşımızdaki kişiye karşı güçlü olmamamızı ve söylediği herhangi bir şeyi doğruluk süzgecinden geçirmeden kabul etmemizi sağlar. İnsanların takındıkları maskelerinin altında sakladıkları gerçek yüzlerinin çirkinliklerini bir menfaat için ortaya çıkarmalarıyla da kendimizi kandırılmış ve ahmak gibi hissederiz. Yine de güven duygusunu yok sayıp bir süreliğine yitiririz ama yok olmasına asla izin vermemeliyiz. Çünkü tecrübeler neticesinde zorlansak da insanlara güvenmek zorundayız. Herkesi aynı kefeye koymak terazimizin hassasiyetine zarar verince inanın en büyük hasarı biz alırız. Çünkü güven duygusunu tamamen yok eden insanlar bir süre sonra hayatı tamamen tehlike alanı olarak görmeye başlayıp paranoyaklaşabiliyor.

Güven ihtiyacının bir diğer yüzünde ise insanların takdirini toplamak yatar. İnsanoğlu her daim kendisini anlatacak bir mikrofon ya da onu istediği şekilde gösterecek bir ayna arar. İşte bu ayna çoğu zaman güven duyduğumuz dostlarımızdır. Mikrofon istediğimizi konuşsun, ayna dilediğimizi göstersin isteriz. Ama dost yeri gelince bize duymayı istemediğimiz şeyler söyler, söylemelidir de. İşte bu istenmeyen şeyler söylendiği zaman bazılarımız kabullenmekte zorlanır. E her duygunun zorlayıcı handikapları vardır. İnsan olmak, olgunlaşmak, denge üzere yaşamak da zaten bunu gerektirir. Eksiklerimiz, yanlışlarımız, doğrularımızla kendimizin farkına varıp yola devam etmeliyiz.

Tabi güven duygusunda vereceğimiz tepkiye dikkat ederek bu yolu yürümemiz gerek. Güven duygusunda da hemen herkese tüm kapıları açmak yanlış bir tavırdır. Duygusal anlamda boşluğu düştüğümüzde veya duygusal bağlarımızı kontrol etmekte zorlandığımız zamanlarda birilerine güvenme konusunda temkinli hareket etmeliyiz. Bu konuda hassasiyet döneminde olan kişiler, hemen her sırrını yeni tanıştığı insanlara dahi verip sonradan büyük pişmanlıklar yaşarlar. İnsanları tanımak ve güvenmek noktasında dikkatli olmalıyız. Mükemmel olmaktan ve hem doğru kararlar vermek zorunda olduğumuzdan bahsetmiyorum. Elbette hata yapıyoruz. Elbette hak etmediğimiz halde kırılacak ve üzüleceğiz. Hatta yeri gelecek hayattan soğuyacağız. Ama bu birilerine güvenmemize ve sırtımızı yaslayacağımız bir duvar edinmeye engel değil. Zaten hayatın zorluklarına ve engellerine karşı olan savaşlarımızı da bu şekilde daha kolay kazanırız.


Bayram

29 Ocak 2021 Cuma

HAYAT SAHNESİNDE YÖNETMEN OLMAK

 


                        HAYAT SAHNESİNDE YÖNETMEN OLMAK

                                Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

                 Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

                                                          Şeyh Gâlib

    Girişi bir berceste beyitle olan yazıdan daha güzel ne olabilir ki diyerek Şeyh Galib’in şerhine başlayalım:

Hoşça bak kendine ki kainatın özüsün sen.
Bütün yaratıkların gözbebeği olan insansın sen.

   Peki insanın alamet-i farikası nedir? Yani onu biricik, alemin özü kılan özellik nedir? Bu soru ekseninde mantığa geçiş yapıyor ve oradaki insan tanımına bakıyoruz: “İnsan, hayvan-ı natıktır.” –Unutulmamalıdır ki oluş sürecinde her şey birbirinin mütelazımıdır ve bir üst tabakada daima alt tabaka mündemiçtir.-  Yani “İnsan, konuşan hayvandır.” Konuşmak da kelimeler vasıtasıyla gerçekleşen düşünsel bir harekettir. Asıl varmak istediğim nokta yani tüm bunların merkezinde yer alan temel kavram akıldır.  Var oluşun sonraki aşaması bunun dışarı vurumudur yani fikri ve ameli davranışlarımızdır. Düşünmek yolda olmaktır. Biz aklımızla gaybi aleme ulaşma çabamız ölçüsünde varız ve değerliyiz. Aksi takdirde somut alemde düşünsel ve ameli  pratiklere sıkışmış etrafı görünmez demirlerle çevrili bir hapishanede buluruz kendimizi.

   Ameli boyut ise bizim yaşantımızı devam ettirecek, kolaylaştıracak şeyleri yapmamızdır. Bizi biz yapan eylemlerimizdir, eylemlerimiz de karakterimizi oluşturur böylece benliğimiz eksenindeki oluşum tamamlanır. Yani ben bir şeyi yaparım ve onun sonucundan yine ben sorumlu olurum. Yıllardır tartışılagelmiş bir konu olan kader meselesine de bu açıdan bakmak gerekir. Fakat kader deyince insanların aklına ilk şu soru gelir: “Kader varsa ve her şey kaderde yazılıysa biz kukla gibi zorunlu olarak o yazılı şeyi yapmış oluyoruz. Ben, bile isteye yapmadığım şeyden niye ceza alayım?” Bu çok mantıklı bir soru çünkü sonuç nedene bağlıdır ve bir şeyden sorumlu olmak için onun faili olmak gerekir. Kader meselesi de aslında aynı düzlemde gerçekleşir fakat “her şeyin bilgisine zamansız olarak sahip olan yüce bir varlık” fikri aklımızı karıştırıyor olabilir. Şu örnekle izah etmeye çalışalım: Ben, yazarı Furkan olan bir kitabı okuyup bitirdim sonrasında arkadaşım da aynı kitabı okurken kitaptaki ana karakterin o sırada ne yapacağını birden söyledim. Şimdi ben ana karakterin ne yapacağına karar vermiş ve onu yönlendirmiş mi oldum? Hayır, sadece ben o kitabı daha önce okuyup ana karakterin ne yapacağını önceden öğrenmiştim yani o kitabın yazarı olmadan ne yapacağını bilebilmiştim. Aynı olayı kendi üzerimizde canlandırdığımızda anlıyoruz ki Allah zamansal değerlerin üzerindedir, onun için geçmiş de yoktur şimdi de gelecek de. Ayriyeten onun bilgisi her şeyi kuşatıcı olduğundan gelecekte benim herhangi bir seçimimi bilemeyecek olması da mümkün değildir.

   Ey alemin özü olan insan! Sana atfedilen yüce değerler karşısında sorumluluktan artık kaçma. Sen bu kitabın hem yazarı(dolaylı olarak) hem ana karakterisin, o satırları sonucundan memnun kalacağın şekilde doldurmayı unutma! Çünkü hesap günü herkese anlatılacak güzel bir hikayeye sahip olmayı kim istemez ki…      


Berceste                                   

21 Ocak 2021 Perşembe

BENİ SEVMEK ZORUNDA DEĞİLSİN AMA...

 


BENİ SEVMEK ZORUNDA DEĞİLSİN AMA...

Hepimizin diline pelesenk olan kelimelerden biridir saygı.

“Biraz saygılı olur musunuz? Kardeşim saygılı konuş benimle. Bu insanlar ne zaman saygıyı öğrenecek? Saygısızlık yapma terbiyesiz.” gibi cümleleri sürekli işitiriz.

Küçüklüğümüzden beri bizi ‘hayata saygı, canlıya saygı, karşındakine saygı’ sloganlarıyla büyüten ebeveynlerimizin ve öğretmenlerimizin bakış açısının aksine, toplumdaki saygı anlayışı, haklı çıkmak için tartışmalardaki kaçış yolu gibi geliyor bana. Çünkü ne zaman bir anlaşmazlığın içine düşsem karşımdakinin taarruza geçerek “hiç mi saygın yok” sözlerine maruz kalıyorum. Saygı… Bir insanın sahip olması gereken en önemli kişilik özelliklerindendir. 

Hep duymuşuzdur ‘büyüklerimize saygılar, küçüklerimize ise sevgiler’ sözünü. Peki, neden kullanılıyor bu kalıp? Küçüklere saygı gösterilmez mi ya da büyüklere sevgi beslenmez mi? Tabi ki birine hem hürmet gösterebilir hem de ona karşı muhabbet duyabiliriz. Ama buradaki amaç, saygının var olmasıyla sevginin mümkün olabileceğidir. Bir yerde ya da bir ilişkide sevgi, saygıdan sonra gelir. ‘Sevgi beslediğin kişiye saygı gösterilir’ metodu, çıkarcı ve menfaatçi insanların özelliğidir. Oysaki birine karşı göstereceğin saygı o kişiyle karşılıklı sevgi bağlarınızın da kurulmasına olanak sağlayacaktır. Böylece kendinizi çıkar ilişkisinden çok, sağlıklı bir ilişki içerisinde bulursunuz. Bu, her alanda böyledir. Siyasi, dini, kültürel, ikili ilişkiler…

Çoğumuz saygı kavramını özgürlüğün zıddı olarak algılıyoruz. Karşımızdaki şahıs yahut topluluğa saygı gösterince, kendi düşünce özgürlüğümüze set vuruldu zannediyoruz. Dini inancı olmayan biri, inançlı birinin kutsalına çok rahat saldırabiliyor ya da inanan biri dini inanışı olmayan birini acımasızca eleştirip yerebiliyor. Tabi ki hiç kimse bir başkasının düşüncesine katılmak zorunda değil. Fakat bu demek değil ki başkalarının kutsal saydığı ya da benimsediği düşüncelere saldırma hakkımız var. Sen bir siyasi görüşü benimseyebilirsin bu diğer görüşlerin yanlış olduğu ya da onları aşağılama lüksünün olduğu anlamına gelmez. Tek yapmamız gereken tahammül etmek. Bu sayede hem saygı sınırlarımız hem de sevgi balonumuz genişleyecek.

Saygıyı verdiğimiz bir taviz ya da karşıdan beklenilen bir ödül olarak değil de olması gereken olarak kabullendiğimizde hayat daha da güzel olacaktır. Kısacası herkesi ve her şeyi var olduğu şekilde kabullenip hürmet göstererek tahammül etmek hayatı güzelleştirecektir.


Bayram 

 

ACIMAK MI, ACI DUYMAK MI?

                                      Acı duymak mı, yoksa acımak mı?  İnsan, kendini ne zaman rahat hisseder? Şahit olduğu bir olay karşısı...