Sosyolog kalemlerden; biraz psikoloji, biraz kişisel gelişim, biraz edebiyat, biraz duygu, biraz içsel yaşam... Kısaca her şeyden biraz.
7 Ekim 2021 Perşembe
GEÇMİŞİN İZİNDEN
Özlem... Nasıl da zor bir duygu değil mi? İçinden bir parça sökmüşcesine, hayatından tonlarca anıya sahiplik edenin eksikliğini hissettiğimiz özlem... Bazen bir insana, bazen bir şehre bazen ise bir eşyaya olan hasretimiz, bizi onlara bağlılığa götürür. Bu bağlanma ise içinden çıkılmayacak bir duygu olan özlemi oluşturur. Aslında Bi nevi kendimiz, ileride özlem ve hasret duyacağımız şeyleri bugünden inşa ederiz. Güleriz, eğleniriz, mutlu oluruz ve yarın dönüp baktığımızda o şeylerin bize acı verdiğini hissederiz.
Bir mekan, bir ev ya da bir sokak insanı alıp çok uzaklara götürebilir. Hatta bazen herhangi bir sokakta gezerken önüne bir ev çıkar ve adımların yavaşlar, ve daha önce yaşadıkların bir film şeridi gibi geçer gözünün önünde. O anıları tam hatırlayamasan bile o anıların sana neler hissettirdiğini asla unutamazsın. Ve derin bir oh çekerek özlemle hasretle devam etmeye çalışırsın yürümeye. Ayakların her ne kadar seni ileriye doğru yürütse de, anıların geride kalman için çabalar. Nemli ve buğulu gözlerle geçmişin izinden kurtulmaya çalışarak yürümeye devam edersin.
Anılar... Bi yandan mutluluk verirken bi yandan da gözlerinin dolmasına sebep olur. Zamanında hunharca eğlenirken mutluluk veren anıların şuan sana hüzün besteliyor. İstemesen de o beste bir söz yazmak zorundasın ve daha ötesi seslendirmek zorundasın o güfte ile besteyi. İşte o güfte de beste de bir zamanlar gülerken kısılan gözlerin zamanla yaş dolmasından çıkar ortaya.
Sahi bi zamanlar gülmekten yaş gelen gözlere yaş nasıl dolar?
Bayram
2 Ekim 2021 Cumartesi
BİR FİDAN GİBİ
Daha önce hiç yaprağı solan bir ağaç gördünüz mü veya neden olabileceğini ne kadar düşündünüz? Tek sebebi Sonbahar mı ya da kurumaya yüz tutmuş olması mı?
Yerinden memnun kalmamış olabilir mi mesela?.. Biz onu kendisi için en iyi toprak olduğunu düşündüğümüz yere dikeriz ama kendisi için belki de orası dikilmeyecek yerdir. Ve ya çok sulanmaktan ya da hiç sulanmamaktan da kurumuş olabilir. "Her şeyin fazlası ve azı zararlı" denildiği gibi bu durum için de böyledir.
Peki insan? Ne ölçüde sulanmalı ya da nereye dikilmeli?
Bir gün aşık olacağımız günü hiç düşünmeden gelişi güzel planlar yapar ve o planları uygulamaya çalışırız. Hiç bilmediğimiz bir anda ve hazırlıksız yakalanarak çıkar karşımıza. Tam o anda dünya ya daha hızlı döner ya da hiç dönmez. Sıradan yaşadığımız hayatımız bambaşka bir hal alır. Her güne yeni umutlarla yeni güzelliklerle başlarız. Bu zamandan sonra tek amacımız tıpkı bir fidan gibi güzel bir yere dikilmek ve kararınca sulanmak. Tabiki güzel hayallerimiz her zaman olmalı. Böyle güzel hayaller de olması gerekirdi. Gerçekleşir mi bilinmez ama hayali bile güzel gelir insana.
Daha önce, hayatın gerçek yüzü ile karşılaşmadıysak gereğinden fazla yıpranır ve yalpalanırız. Hele ki hayallerimiz beklediğimiz gibi gerçekleşmediyse. Üç seçenekten hangisi olacak onu bilemeyiz ama bu üç seçeneğin en güzelini yaşayabilmek adına diğer iki seçeneği de göze alırız.
-Ya kararında sulanacak ve güzel verimli bir toprağa dikilip yeşerecek gönlümüz,
-Ya çok sulanmaktan kurumaya yüz tutup, ne yeşerecek ne de kuruyacak gönlümüz,
-Ya da yanlış bir toprağa dikilip yeşeremediğimiz gibi anında kurumaya da yüz tutmuş olacağız.
İlk seçenek için diğer iki seçeneği göze alırız. Zaten öyle değil midir hayat? Her zaman bir şeyler seçmek zorundasın. Hep bir seçenekler arasında kalarak ilerlemez mi? İlerler... Umarım her zaman seçeneklerin en güzeline payımız düşer, en güzelinden tatmış ve en iyisiyle hayata devam ederiz.
Bayram
27 Ağustos 2021 Cuma
SAYGIM VAR
Peki neden?
Aslında bakış açımızı değiştirebildiğimizde yani başka pencereden bakabilmeyi başarabildiğimizde bu durumun karşı taraf için de aynı olduğunu fark edeceğiz. Bencilce davrandığımız müddetçe, bir yerde biz başkasının hakkını yerken, başka bir yerde başkaları bizim hakkımızı yiyor olabilir. Bu durumda kendimize suni mutluluklar yaratıp, anlık sevinçlerle kendimizi avutmuş olacağız. Aslında biz fark edemesek de vicdanımızın derinliklerinde bu durumdan hoşnut olmamak vardır. Dolayısıyla suni mutluluklar bize vicdan rahatlığı veremez. Vicdanın rahat olmaması ise insana mutluluk ve huzur vermez.
Peki ne yapmalıyız?
Kendimizi yapay ve sahte mutluluklarla avutmak yerine mutlu olmak istiyorsak, bencilce davranmayı bırakıp, insanca yaşamayı başarabilmeliyiz. Kendi haklarımıza önem verdiğimiz kadar, başkalarının haklarına da önem verip saygı göstermeliyiz.
İşte bunu başarabilirsek dünya daha yaşanılır hale gelecektir.
Daha yaşanılır hale getirdiğimiz dünyalarda buluşmak ümidiyle.
Bayram
20 Haziran 2021 Pazar
SONUN BAŞLANGICI
SONUN BAŞLANGICI
Belki
de kurtulmak istediğimiz hayatımıza karşın yeni bir başlangıç ya da sahip
olduğumuz hayatımızı mum gibi aratacak olan yeni bir başlangıçtır. Acı veren ama
acıyı hissetmediğimiz karanlık bir yol olmakla beraber, yolu aydınlatacak ışığı
kendimizin üreteceği daha doğrusu hazırlayacağı bir yol. Ne derin bir uyku ne
de acı bir hastalıktır bu, sadece yeni ve sonsuz olan yepyeni bir hayata ilk
adımdır. İnanan bireyler için yeni bir aleme bir yolculuk iken, inanmayan
bireyler için sonun, son adımıdır.
Ne
güzel olurdu değil mi? Bu aleme ait olduğu halde, yepyeni hayata atacağımız ilk
adımımızda en sevdiğimiz insanlardan birer parça alabilmek. Mesela kokusunu,
mesela gülüşünü, mesela sevgisini, muhabbetini... Ama dedim ya bunlar bu aleme
ait özellikler. Öbür alemde ne bekliyor bizi çok merak ediyorum. Belki de acı,
belki de hüsran, belki de sonsuz bir mutluluk. Korksam mı, korkmasam mı? Karar veremedim.
Bu dünyada yaşamaktan, bencil insanlar arasında yaşamını sürdürmeye
çalışmaktan, egosu doymak bilmeyen, aşağılık komplekslere sahip insanlar
arasında kendine yer bulmaya çalıştığımız; sevgiyi, merhameti beklemenin, adete
taştan su beklemekten daha zor olduğunu düşündüğüm bu dünyadan gitmekten neden
korkmalıyım ki?
Kelimelerin anlamını yitirdiği, bir çiçeğin güzelliği artık bir şey ifade
etmediği, muhabbet etmeyen insanların bağrışmalarının, seslenmelerinin
duyulmadığı o ilk adım. Hayatta yaşanan onca şeyden sonra bize kalan tek gerçek.
Mutsuz son.
Tüm bu
gerçeklere rağmen hayat yaşanılması gerektiği kadar güzel. Hayatımızı güzelleştiren
insanlar ve olaylarla karşılaşmak dileğiyle.
Mutlu sonlarımız
olsun.
8 Nisan 2021 Perşembe
DÜŞÜNCELERİMİZ
DÜŞÜNCELERİMİZ
Felsefenin ortaya çıktığı ilk zamanlardan
itibaren ‘düşünme eylemi’ filozoflar
için çok önemli bir yere sahip olmuştur. Hatta o denli önemli bir hale gelmiş
ki; bireyin var olmasının temel dayanağının düşünmek olduğu vurgulanmış. Bunun
fikir babası olarak adından söz ettiren Descartes’in; “Düşünüyorum, öyleyse varım
(Cogito ergo sum)!” sözü de
bunun anlam ve önemini bize göstermektedir. Varoluşsallığın belki de en büyük
problemlerinden biri düşünmektir. Bu yüzdendir ki Descartes, ‘Ben kimim?’ sorusuna:
“Düşünen bir şeyim” cevabını vermiştir.
Peki, bu denli önemli olan ve kalbimizi,
beynimizi, kişiliğimizi karakterize eden düşüncelerin ne kadarı bize ait?
Maalesef gerek toplumumuzda, gerek ailemizde, gerekse
yaşadığımız sosyal çevremizde dikte edilen düşünceleri birer kostüm gibi
üzerimize geçiriyoruz. Hem de sorgulama ve süzgeçten geçirme hakkı bile
tanımadan. O üzerimize geçirdiğimiz kostümler, özgün bir insan olmaktan çok; aynı
düşünce kalıplarını benimseyen birer robot haline getiriyor bizleri. Aslında
böylece düşüncelerin ‘tektipleştirilmesini’ üretiyoruz. Kapitalizmin ürünü olan
tektipleşme, böylece sadece yaşam tarzlarımıza değil; düşüncelerimize de etki
eder hale geliyor. Yani aslında sahip olduğumuz düşünceler bizim ürünümüz
değil; toplumun bize dayattığı kalıp yargılarla yaşam sürüyoruz.
Birçok şeye körü körüne bağlıyız ve neden
bilmiyoruz bile. Belki bu bir düşünce kalıbı, bir takım taraftarlığı, ya da bir siyasî parti üyeliği olarak somutlaşarak vücut buluyor hayatımızda.
Hayatımızdaki kararları bireysel tercihlerimizle verdiğimizi düşündüğümüz için
toplum dayatmalarının farkında değiliz. O kararları verirken arka planda
oynayan çevresel faktörleri göz ardı ediyoruz. Farkında olmadan çevremizden
epeyce etkileniyoruz.
Hâlbuki bizi var eden düşüncelerimizdir.
Aslında bize değil, başkalarına ait olan düşüncelerimiz... Hayatımız bir
tiyatro değil, biz ise o tiyatronun birer parçası olmadığımız gibi,
senaristleri ise yaşadığımız toplum değildir. Herkes hikâyesinin başkahramanı,
yazarı ve aynı zamanda yönetmenidir. Bu düşünceler bizi biz yapar.
Tabi ki büyüdüğümüz ortam ve çevre bize
bir şeyler katmalı. Ama hayatımızı öğrenilmiş değerlerle değil, sorgulayarak
kendimize uygun gördüğümüz ve beynimize döşediğimiz düşüncelerle sürdürmeliyiz.
Herhangi birinin sözündeki, izlediğimiz filmin bir sahnesindeki, okuduğumuz
şiirlerin dizelerindeki düşünce kalıbını direk alarak değil de; kendi doğruluk
süzgecimizden geçirip kabullenmeli ya da reddetmeliyiz. Bunu yapamadığımız için
ne özgün bir birey ne de istediğimiz hayatı yaşayan bir insan olabiliyoruz.
Kendimize has fikirlerimiz, düşüncelerimiz
olmalı, dış çevreden etkilenebiliriz ama olduğu gibi kabullenemeyiz. Herhangi
bir düşünce bize uymuyorsa, bizim için bir zehirdir. Nasıl ki zehirli bir yemek
vücudumuza zarar veriyorsa, zehirli bir düşünce de bizim fikirlerimize zarar
verecektir. Bu durum bizi sığ olmaya da götürmemeli. Çevreye kapalı olmak
değil, her türlü fikre saygılı olmalı ve bize uygun gördüğümüz fikirleri kendi
düşüncelerimizle sentezlemeliyiz. Sonuç olarak, bizi topluma yansıtan
düşüncelerimizdir. Onun için hangi düşüncede olduğumuza ve üzerimize hangi
kostümü geçirdiğimize dikkat etmeliyiz. Bizi göstermeyen kostümleri üzerimize
geçirmenin bize bir faydası olmaz.
2 Nisan 2021 Cuma
UĞRAŞSIZ UĞRAŞLAR
UĞRAŞSIZ
UĞRAŞLAR
Eyledim teftiş gülzar-ı hayat-ı su-be-su
Her gül-i şevkinde bin bir har-ı mihnet gizlidir
(Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı)
Bu hayat denen gül bahçesinin her tarafını
inceden inceye araştırdım
Şevk içinde açan her bir gülün ardında bin
bir mihnet dikeninin gizli olduğunu gördüm
Hepimiz
duymuşuzdur şu soruyu:”Hayatın bir film olsa hangi film olurdu?” Buna verilecek
binlerce cevap varken verilmeyeceklerin arasında olanlardan birinin de
“Parazit” filmi olduğu kanısındayım. Kısaca değinmek gerekirse film, hayat
denen bu serüvenin zıt iki ucunda yaşayan iki ailenin kesişmesini\zorla
kesiştirilmesini ele alıyor. Şimdi “Fakir olmamayı istemeyi bir nebze hepimiz anlarız da zengin kısımda
olmamak neden tercihimiz olsun ki” fikri aklımızın bir köşesinden geçerken ufak
bir spoiler vererek “akıbetimizin ne olacağını kim bilebilir ki” demek
istiyorum.
Kore
sinemasını gündeme taşıyan Parazit filmi, 4 Oscar ödülü kazanan ve 250 milyon
dolardan fazla hasılata ulaşan 2019 yapımı bir film. Bu filmde aşırı derecede
belirgin bir zengin-fakir ayrımı var. Çekim açılarıyla dahi bu ayrımı gösteren
film, Seul gerçeğini de apaçık yüzümüze vuruyor. Günümüz gerçekliğinin
yansıtıldığı hakikat, insanı düşüncenin dehlizlerine çekiyor. Zenginlerin
iyi\saf, fakirlerin kurnaz olduğu tezini yaşamın getiri\götürülerine bağlayan
yönetmen;”zayıfa bir vuran da zayıftır” teziyle acizliğimizi suratımıza vuruyor.
Zenginliğin getirdiği dertsizlik, tasasızlık, hayatın altın tepside sunulması
elbette hayata karşı tozpembe gözlüklerden bakmaya iter. Fakat bu rahatlık ve
rehavetin sonucunun H.G. Wells’in Zaman Makinesi kitabındaki Eloiler gibi
olmaklığa götüreceği fikri aklımdan çıkmıyor değil. Ama hayat denen bu var olma
savaşında her an uğraş içinde olmaklığın da illa kurnazlığa götürmesi gerektiği
fikrine de karşı olduğumu söylemeden edemeyeceğim.
Süreç içinde
her iki hatta her üç tarafı da tutan kesimin aksine ahlaki yönelimim beni en
başından beri, filmin sonunda da vurgulanan “emeksiz yemek olmaz” tezinde sabit kıldı. Seviye farkından
ari(uzak), saf insan olması hasebiyle karşımızdakine davranışımız mutedil
şekilde olsa eminim ki insanlık olarak çok yol kat etmiş olacağız. Bunu yapmak
gerçekten o kadar zor mu!
Teknolojik
gelişmeler vesilesiyle çok önde gördüğümüz Batı medeniyetinin kültürel,
toplumsal, psikolojik açıdan medeniyet olmaktan uzak ve yetersiz olduğunu
görmeye başladık ama geç açılan gözlerimizle aynı akıbeti paylaşmaz inşallah
eylemlerimiz… Farkındalık en zor aşamalardan biri ama bunu ef’allerimizle
desteklemedikten sonra bir adım dahi ileriye gidemeyeceğimiz de çok açık. Kuran
ve hadislerle desteklenen “Mümin havf ve
reca(korku ve ümit) arasında yaşayandır” kaidesince umutlarımız da biz var
olduğumuz sürece var olacaktır.
Dikotomik(ikicil)
yapının yekvücut olmasının ardındaki tek yolun İslam olduğunun zihinlere
kazınılması temennisiyle…
Berceste
26 Mart 2021 Cuma
ÜRETİLEN ACILAR
ÜRETİLEN ACILAR
Şöyle bir oturup düşündüğümüzde hepimiz en ufak bir haksız tepkide ya da azarlanmada kendimizi değersiz hissettiğimiz hatta daha ötesi kendimize zarar vermeyi düşündüğümüz zamanlar illaki olmuştur. Kim bilir belki de bu olgunlukta olmamız ve bu kişilikte olmamızda acılarımızın da payı vardır. Peki, hayatımıza bu derece yön veren ve hayatımızda bu kadar etkisi olan acılarımız ne kadar gerçek?
Acı… Ne kadar çabalarsan çabala, biliyorum ki yazıya dökemeyeceğin duygulardan biri. Öyle derin ve sessiz acılar var ki; ne kadar aktarmaya çalışsan da aktaramayacağın, sindirmeye çalışsan da sindiremeyeceğin, adeta benliğini sızlatırcasına kişiliğinde büyük hak sahibi olurlar. Bu acılardan bazıları seni olgunlaştıracak merak etme. Ama bir acı türü de var ki, onlar kuruntularından doğarlar. Deyim yerindeyse bunlar üretilen acılardır. Bu türe yakalanan insanlar acıdan beslenmenin vücut bulmuş halidir. Bu acıyı, insana hiçbir faydası olmayan, kişiyi yalnızca depresyona iterek kendi kendini bitirme durumu olarak tanımlayabiliriz. Bu bir süre sonra alışkanlık haline gelir. Hâl böyle olunca dostlarımızdan ve çevremizden en ufak bir dert dinleyemeyip hemen kendi derdimizi anlatma eğilimi gösteririz. Karşımızdakilerin dertlerini dinlesek bile onların sorununa bir çözüm üretmek yerine hemen kendi üretilen acılarımızdan örnekler vermeye başlarız. Karşımızdakine ne bir çözüm ne de bir yardım sunabiliriz. Hatta öyle bu durum bir hâl alır ki işin sonu demagojiye kadar gider.
İnsan neden acı üretir ki? Kendisine ait bir dünyası olmayanlar ya da dünyası için herhangi bir mücadele verip başarı sağlayamayan insanların başardığı tek alan huzursuzluktan beslenmek diyebiliriz. Her taraftan dökülen ama bir türlü bunu kabul edip de toparlanma eğilimi göstermeyen insanların, yapay acılarla kendini zaten o halde olduklarını kabul etme ve kabul ettirme çabası içerisinde olmaları gerçek acıyı ne kadar karşılar ki? Acıları gerçek olmasa da, içinde oldukları durum gerçektir. Böyle bir insan olmayı istemeyiz değil mi? Ama ne yazık ki bir diğer gerçek acı ise, çoğumuzda böyle bir durumun olmasıdır.
Değişen dünya şartlarında hepimiz inceden inceye bencilliğe doğru ilk adımımızı atıyoruz, farkında bile olmadan. Bu durum her ne kadar başta çok masum gözükse de, her attığımız adımda durumun önemi daha fazla artmakta. Ve biz bunun farkında değiliz.
Şunu çok iyi bilmeliyiz ki, ne üretilen acıların, ne de bencilce tavırların ne hayatımıza ne de kişiliğimize en ufak olumlu bir etkisi bulunmamaktadır. Bu durumda yapacağımız tek şey, bu iki durumdan uzaklaşmak olmalıdır. Eğer bunu başarabilirsek hayatın anlamı ve yaşamın güzelliğinin farkında olarak ömrümüzde mesafeler katetmiş olacağız.
Ömrümüzde ne gerçek ne de üretilen acıların olmaması ümidiyle.
Bayram
4 Mart 2021 Perşembe
HÂRE(DİKENE) SU VERMEK
HÂRE(DİKENE) SU VERMEK
17 Şubat 2021 Çarşamba
ERKEK VAHŞETİ
ERKEK VAHŞETİ
Ne acı değil mi? Eskiden
şiddet diye nitelendirdiğimiz, erkeklerin kadınlara uyguladığı insan dışı
muameleyi günümüzde şiddet kelimesinin karşılamayıp cinayet olarak isim
değiştirmesi. Her sabah ilk iş haberlere
bakarken şimdi haberlere bakmaya korkuyoruz. En güzel zevklerimizden biri olan
gazeteye bakmak artık bizim(insanlar) için birer kabus oldu. Peki bu güzel
zevklerimizi elimizden alan kim? Başkalarının hayatlarını karartanlar kim?
‘’Haksızlığın karşısında
susan, dilsiz şeytandır diyen’’ islam büyükleri ve ‘’Sabır taşı olsa çatlardı’’
diyen atalarımız günümüzü ne güzel anlatıyorlar. Bugünlerde bizim için kabus
bile olsa her gün baktığımız haberlerde kadınların uğradığı zulmü, erkek
vahşetini anlatan bir haber illaki görüyoruz. Ve ne acıdır ki sadece görmekle
yetiniyoruz. Bunca olaya, bunca haksızlığa, bunca zulme karşı sadece bakıp,
‘yazık ya’ deyip, üzülmekle yetiniyoruz. Peki neden susuyoruz hala, neden
gerçekten caydırıcı önlemler alamıyoruz?
Çünkü;
ü Sokağa çıkınca herhangi bir kurşunun adresi olmak ne
demek bilmiyoruz
ü Reddettiğimiz zaman tehdit alır mıyım? Endişesi ne
demek bilmiyoruz
ü Aksi fikir savunmasında, sabahlara kadar görülen
şiddetin acısını bilmiyoruz
ü Başkalarının
hayatında söz sahibi olmayı kendinde hak görenlerin, hayatı hapse çevirmenin ne demek olduğunu bilmiyoruz
ü En basitinden
empati yapmayı bilmiyoruz…
Ve bunları bilmedikçe de
sadece izliyoruz, kınıyoruz. Bir şeyleri düzeltmek için harekete geçmiyoruz.
Çünkü bilmiyoruz…
Ama bilenler var! Kanı
bilenler, üstünlüğü bilenler, hep haklı olmayı bilenler, sürekli konuşmayı
bilenler, sözlerini döverek kabul ettirmeyi bilirler… Canavar olmayı bilirken,
sevgiyi, merhameti, hoşgörüyü, dinlemeyi ve anlamayı… bilmezler. Çünkü insanlık
nedir onu bilmezler.
ü Sorsan, ‘seviyorum
kıskandım’ diyen
ü Sinirine hakim olabileceği korkuyu görmeyen
ü Başkalarının hayatına karışma hakkının olmadığını
bilmeyen
ü Tek otoritenin kendi sözünün olduğunu zanneden
ü Yaptığı tüm iğrençlikleri bir ideolojiye veya dini
görüşe bağlayan caniler yüzünden kaç insanın hayatı karardı.
Peki, bu caniler ve
yaptıkları vahşetler ne zaman bitecek?
ü Öncelikle ülkemizde önünü kesecek caydırıcı cezaların
olmasıyla. Ülkemizde caydırıcı cezalar olmadığı için, caniler bunları yapmaktan
geri durmuyorlar.
ü Stres ortamının kaybolmasıyla. İnsanların yaşadığı
ekonomik zorluklar ve gelecek kaygısından dolayı, sapkınlaşarak çeşitli suçlara
başvurabiliyorlar.
ü Ahlaksızlıkların bitmesiyle. Bir erkek çok kolay
ikinci bir seçenek bulabiliyor ilişkilerde. Erkek, ikinci ilişkisindeki engeli,
birinci ilişkisi olarak gördükçe ilk sevgilisine ya da eşine karşı şiddet
uygulamaya başlıyor.
ü Erkeğin zaaflardan yararlanmamasıyla. Ülkemizde daha
az gelişmiş yerlerde sevmiyorsan boşan kavramı çok fazla olmadığı için, erkek
bu zaaftan yararlanıyor iğrenç bir şekilde.
ü Ve aslında en önemlisi kız ve erkek çocuklarının
yetiştirme tarzlarındaki ayırımcı ve ayrıştırıcı tarzın yok olmasıyla.
Özellikle ataerlik toplumlarda erkek çocuklarının soylarının devam ettirdiği
düşüncesiyle yeri ayrı oluyor. Örnek verecek olursak, oyuncaklarda bile kız
çocuklarına bebeklerle oynatılıp ev işleri yaptırmaya ve annelik rolü
benimsetilirken erkek çocuklarına ise araba, silah vb. oyuncaklarıyla
oynatılıyor. Bu ise onların daha küçükken bilinçaltına gireceği rolü dikte
etmek oluyor.
Son olarak şunu
bilmeliyiz ki, kadına uygulanan sözlü, psikolojik ve fiziksel şiddeti
önleyebilmenin en temel ve etkili yolu çocuklarımızın kız-erkek fark etmeksizin
yetişmesinde canlıya, insana, doğaya ve başkalarının yaşama-hak ve
hürriyetlerine saygı göstermesi gerektiğini anlatmak ve öğretmektir. Eğer
gerçekten bu hayata dair bir şeyleri değiştirip, hayatı daha güzel hale
getirerek insanlığa ve doğaya yaşanılacak bir dünya bırakmak istiyorsak bunu
yapmalıyız.
Bayram
11 Şubat 2021 Perşembe
İSLAMDA KADIN
İSLAMDA KADIN
Nevres selîm-ü pâk gelip gitmedir hüner.
Yohsa cihana günde bin âdem gelir gider.
Geçmişten günümüze süregelen acı kurallardan
biridir bir şeye sahip olduktan, onun bizim olduğunu anladıktan sonra ona
verdiğimiz değerin düşmesi. Bunun farklı bir versiyonu da kendimizi
bildiğimizden beri sahip olduğumuz şeylerin sanki hep bizim kalacakmış gibi
olduğunu düşünmemizdir. Bunun çok basit bir örneği vücut azalarımız: Varlık
zamanı bizimle denk düşen elimiz üzerinde hak sahibiymiş gibi davranır veya
önceden olduğu gibi sonrasında da hep bizimle olacakmış gibi hayatımızı sürüp
gideriz. Aslında çok basit bir şeymiş gibi algılıyoruz bir el’e sahip olmayı
fakat yokluğu varlığına galip gelmeden bir an evvel değeri anlaşılmalı!
Değer konusuna geniş bir açıdan baktığımızda
toplumsal değerleri, onun merkezinde de aileyi görüyoruz. Bizim bu dünyada var
olmamız için vasıta kılınan anne-babamızı hayatımızın neresine koyuyoruz?
Nokta-i nazarımız farkındalıkken ve Hz. Peygamber’in(as) kendisine sorulan “Ya
Resulullah, iyi davranılmaya en çok layık olan kimdir?” sorusuna “Annen, annen,
annen, sonra baban” cevabından hareketle bu konuya değinmek gerek elbet.
Sevdiğim şöyle bir söz var: “Anne, kalbini çocuğunun kalbine akıtır tek bir
kalbe dönüşmesi için.” Söz ruha dokunur, en çok da sevdiğimiz\muhabbet
duyduğumuz insanların sözleri bizi biz kılar. Anne-babanın halleri ve sözleri
çocuğun ruhuna ilmek ilmek dokunur ve onu şekillendirir. Ama maalesef bize
yerleştirilen o öze sahip çıkma konusunda büyük sıkıntılar yaşıyoruz şu
sıralar. Haber kanalları kadına şiddet veya kadın cinayetlerinden geçilmiyor. Özü merhamet olan dinin müntesipleri olarak
bazı vasıflarımız sadece kâğıtlarda mı kalıyor!
Medeniyetlerin büyük etkiye sahip kurucu
unsurlarından biri de dindir. İslam dininde kadına bakışı şöyle mütalaa
edebiliriz: Araf suresi 189. ayette: “O sizi tek bir nefisten yarattı ve
kendisiyle durulup yatışması için ondan eşini var etti…” Tevbe suresi 71.
ayette: “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridirler…” Yani
kadın ve erkek birbirinin mütelazımı, tamamlayıcılarıdırlar. Kadın sevgilidir,
eştir, annedir. Cennet, annelerin ayaklarının altına serilmiştir. Kuran’da
“kadınlar” manasına gelen “Nisa suresi”, hakkını arayan kadının olayını anlatan
“Mücadile suresi” ve birçokları bulunur. Çokça ayette kadınlarla ilgili
hususlar yer alır.
İslam görüntüsü altında ortaya atılan ve
asla İslam’la bağdaşmayan eylemlerin hakikatini Kur’an ahlakına sahip Peygamber
Efendimizde(as) görürüz. Onun yaşayışı bize kılavuzluk ederken; değil kadına
şiddeti, bir hayvana bile kötü muameleyi Müslüman mefhumuna yakıştıramayız.
Mekke fethine giderken annesini emen yavru köpekler rahatsız olmasın diye
ordunun yolunu değiştiren, böyle bir hassasiyete sahip Efendimizin yanlış
rivayetlerle bağdaştırılması akıl tutulması değil de nedir!
Özümüzden
kopuş ve ilerici Batıya özenme tekaddüm kisvesi altında bizleri çok gerilere
götürüyor. Bizim hayatımızın gayesi hakikat peşinde olmaktır, müsvedde
yığınlardan bir parça olmaktan bir adım öteye gidememek değil. Yazının
başındaki beytimize geri dönelim, bakın Sakızadalı Osman Nevres nasıl söylemiş:
Bu dünyaya geldiğin gibi temiz ve güzel gelip
gitmektir marifet; yoksa bu köhne değirmene günde binlercesi gelir, gider.
Berceste
4 Şubat 2021 Perşembe
HANGİMİZ GÜVENMEDİK
HANGİMİZ GÜVENMEDİK
Müslüm
Baba’nın sorduğu “Hangimiz sevmedik çılgınlar gibi?” sorusuna bir yenisini daha
ekleyelim: “Hangimiz güvenmedik sıddıklar gibi?”
Güven…
Günlük ilişkilerimizde büyük yer tutarak bizi mantık dairesinden uzaklaştırıp -çoğu
zaman- doğru düşünmemizi engeller. Genelde harika olan bu hisse insanlar
yüzünden sahip olmaktan bazen çekiniriz. Çünkü güven hissi karşımızdaki kişiye
karşı güçlü olmamamızı ve söylediği herhangi bir şeyi doğruluk süzgecinden
geçirmeden kabul etmemizi sağlar. İnsanların takındıkları maskelerinin altında
sakladıkları gerçek yüzlerinin çirkinliklerini bir menfaat için ortaya
çıkarmalarıyla da kendimizi kandırılmış ve ahmak gibi hissederiz. Yine de güven
duygusunu yok sayıp bir süreliğine yitiririz ama yok olmasına asla izin
vermemeliyiz. Çünkü tecrübeler neticesinde zorlansak da insanlara güvenmek
zorundayız. Herkesi aynı kefeye koymak terazimizin hassasiyetine zarar verince
inanın en büyük hasarı biz alırız. Çünkü güven duygusunu tamamen yok eden
insanlar bir süre sonra hayatı tamamen tehlike alanı olarak görmeye başlayıp
paranoyaklaşabiliyor.
Güven
ihtiyacının bir diğer yüzünde ise insanların takdirini toplamak yatar. İnsanoğlu
her daim kendisini anlatacak bir mikrofon ya da onu istediği şekilde gösterecek
bir ayna arar. İşte bu ayna çoğu zaman güven duyduğumuz dostlarımızdır. Mikrofon
istediğimizi konuşsun, ayna dilediğimizi göstersin isteriz. Ama dost yeri
gelince bize duymayı istemediğimiz şeyler söyler, söylemelidir de. İşte bu
istenmeyen şeyler söylendiği zaman bazılarımız kabullenmekte zorlanır. E her
duygunun zorlayıcı handikapları vardır. İnsan olmak, olgunlaşmak, denge üzere
yaşamak da zaten bunu gerektirir. Eksiklerimiz, yanlışlarımız, doğrularımızla
kendimizin farkına varıp yola devam etmeliyiz.
Tabi
güven duygusunda vereceğimiz tepkiye dikkat ederek bu yolu yürümemiz gerek. Güven
duygusunda da hemen herkese tüm kapıları açmak yanlış bir tavırdır. Duygusal
anlamda boşluğu düştüğümüzde veya duygusal bağlarımızı kontrol etmekte
zorlandığımız zamanlarda birilerine güvenme konusunda temkinli hareket
etmeliyiz. Bu konuda hassasiyet döneminde olan kişiler, hemen her sırrını yeni
tanıştığı insanlara dahi verip sonradan büyük pişmanlıklar yaşarlar. İnsanları
tanımak ve güvenmek noktasında dikkatli olmalıyız. Mükemmel olmaktan ve hem
doğru kararlar vermek zorunda olduğumuzdan bahsetmiyorum. Elbette hata
yapıyoruz. Elbette hak etmediğimiz halde kırılacak ve üzüleceğiz. Hatta yeri
gelecek hayattan soğuyacağız. Ama bu birilerine güvenmemize ve sırtımızı
yaslayacağımız bir duvar edinmeye engel değil. Zaten hayatın zorluklarına ve
engellerine karşı olan savaşlarımızı da bu şekilde daha kolay kazanırız.
Bayram
ACIMAK MI, ACI DUYMAK MI?
Acı duymak mı, yoksa acımak mı? İnsan, kendini ne zaman rahat hisseder? Şahit olduğu bir olay karşısı...
-
GÜVENDİĞİMİZ DAĞLARA KAR YAĞMASIN Hepimizin sahip olduğu ve inandığımız bazı değerlerimiz vardır. Kimimizin özenle sakladığı ve kimsenin...
-
DÜŞÜNCELERİMİZ Felsefenin ortaya çıktığı ilk zamanlardan itibaren ‘düşünme eylemi’ filozoflar için çok önemli bir yere sahip olmuştur. Ha...


