16 Ocak 2021 Cumartesi

ŞİDDETİN GÖRÜNMEYEN YÜZÜ

 

ŞİDDETİN GÖRÜNMEYEN YÜZÜ

Dünya Sağlık Örgütü, şiddeti; “Kendisine, başkasına, bir gruba veya topluma karşı kasti olarak fiziksel baskı veya güç kullanmak, tehdit etmek veya fiiliyata geçirmek, yaralama, ölüm, psikolojik zarar, gelişim bozukluğu veya mahrum bırakmaya neden olmak veya bu durumların gerçekleşme ihtimalini artırmaktır’’ diye tanımlar.

Türk toplumunda şiddet, genellikle fiziki olarak algılanır ve diğer şiddet türleri göz ardı edilir. Toplumumuzda şiddete maruz kalan birçok kişi sesini en etkili mecralardan biri olan sosyal medya üzerinden duyurmaya çalışır. Şiddet türü itibariyle fiziksel ve psikolojik olarak ayrılırken, şiddeti uygulayan ve ona maruz kalanları da şöyle sıralayabiliriz; güçlünün zayıfa, insanın hayvana, erkeğin kadına ve kadının kadına şiddeti.

Şiddete en çok maruz kalan kadınların her zaman yanında olduğumuz gibi seslerini duyurmalarında da elimizden geleni yapıyoruz. Yapmalıyız da. Ama göz ardı ettiğimiz bir şiddet husus var ki bana soracak olursanız en çok gündeme getirilmesi ve çözülmesi gereken meseledir. İşte bu yazımızda kadının kadına olan şiddetinden bahsedeceğiz.

“Kadın, kadının kurdudur’’ diye bir kelam var. Buna karşılıklı giriştikleri amansız rekabette birbirlerine destek olmaları gerekirken köstek olmalarını anlatan bir söz diyebiliriz. Bu hayat yarışında birbirlerine dost ve destekçi olmak yerine neden birbirinin düşmanı olmayı seçiyor kadınlar? Araştırmalarımın sonucuna bir göz atalım, kadın kadına nasıl ve neden şiddet uyguluyormuş görelim.  

Kadın-erkek, zengin-fakir, büyük-küçük herkeste benlik duygusu vardır. Ve maalesef bu benlik duygusu bazen öyle bir raddeye gelir ki, kişi kendi yaşam standardından, statüsünden ve düşünce tarzından farklı olanı hor görmeye başlar. Bir kadın, başka bir kadına karşı bu benlik duygusuyla hareket ederse cüretkâr tavırlar sergiler ve muhatabına psikolojik şiddet uygular. İş yerinde statü atlamak için şiddet uygulayan kadın, sosyal medyada da çok farklı sebeplerle şiddet uygulayabilir. Bazıları kendisinden farklı düşündüğü için, bazıları karşısındakini çirkin bulduğu için aşağılama amaçlı, bazıları da güzel bulduğu için kıskançlıktan yapar bunu.

Toplumumuzda belki de en çok duyduğumuz kavgalardan biri olan -istisna kişiler hariç- gelin kaynana kavgasına değinelim biraz da. Bunun da en az fiziksel şiddet kadar yaralayıcı olduğunu söylemek mümkün. Peki, neden çıkar bu kavgalar? Bir zamanlar kendisi de gelin olan bir kaynana, neden gelinine zorluk çıkarmaya çalışır ya da belli bir müddet sonra kaynana olacak olan gelin, neden kaynanasına eziyet çektirmek ister? Güç, iktidar ve otorite çatışmasından ortaya çıkan durumlarda kaynana baskın olmak isterken, gelin ise kaynanasına karşı hür olmayı arzular. Ve bu da zamanla güçlü olanın zayıf olana psikolojik şiddet uygulamasına sebep olur.

Bir başka kadının kadına şiddet şekli de, açık kadınların kapalı kadınlara, kapalı kadınların da açık kadınlara uyguladığı zorbalıktır. Kendi hayat felsefesini ve ideolojisini tek doğru olarak kabul etmelerinden kaynaklanan bu şiddet şekli, karşımıza oldukça fazla çıkmaktadır. Kapalı giyinen kadının, doğru bir yaşam sürdüğünü düşünmesi, açık giyinen kadının ise kendisini daha çağdaş ve entelektüel olarak görmesinden dolayı bu kadınlar birbirlerini ideolojik baskı altında bırakırlar. Ortaya çıkan benlik duygusu burada da ön plana çıkarak hem fiziki hem de psikolojik şiddete sebep olur.

Evli kadının bekâr kadına, bekâr kadının da evli kadına olan baskısı da diğer bir şiddet şeklidir. Evli kadınların kendi evliliklerini bekâr kadınlara bir başarı hikâyesiymiş gibi gösterip bekârları evlenme konusunda baskı altında bırakmaları, bekâr kadınların ise evlenmeme konusunu bir özgürlük savaşıymış gibi anlatarak evli kadınları psikolojik pişmanlık baskısına itmeleri şiddet adı altında nitelendirilebilir.

Gelinlerin birbiriyle olan yarışından tutun da gelin-görümce çatışmasına, güzellik yarışına girenlerden tutun da akademik kariyer yarışında birbirine acımasızca psikolojik şiddet uygulayanlara kadar bu ülkede kadına yönelik birçok psikolojik şiddet vardır. Erkeğin kadına olan şiddetine ne kadar karşıysak kadının kadına olan şiddetine de o denli karşıyız.

Toplumumuzda erkeğin kadına uyguladığı fiziksel ve psikolojik –dayak, taciz, tecavüz, aşağılama, kötüleme, kısıtlama- şiddet ve kadının erkeğe -maddi sebeplerden, statüsünden, görüntüsünden dolayı- uyguladığı psikolojik şiddeti de başka bir yazımızda gündeme getireceğim. Keyifli okumalar dilerim.


Bayram 

2 Ocak 2021 Cumartesi

NEYDİ ZENGİNLİK?

 


NEYDİ ZENGİNLİK?

Neydi zenginlik?

Maddi anlamda sıkıntı yaşamayıp, gönlümüzden geçeni yaşamamız diyebilir miyiz mesela? Ne de olsa zenginlik paranın ve malın miktarına göre ölçülüyor. Bir bakıma sahip olduklarımızın fazla, ihtiyaç duyduklarımızın az olması da zenginliğin harcanma şeklini gösteriyor sanırım. Küçüklüğümüzden beri bize empoze edilen bu algı yüzünden yıllarca didinip durduk. Ne için? Zengin statüsüne girmek için. Toplum tarafından kabul görmek, hoş görülmek, her yerde itibar görmek için. Peki, ne kadar maddi kazanca sahip olunca zengin sayılırız? Sahip oldukça daha çok parası olana göre yine fakir olmayacak mıyım? “Bir çıtası olsa da o çıtayı aşsam ve kendimi artık zengin hissetsem” dediğimiz bu günlerde zenginliğin zihinsel eşiği nedir?

“Zenginlik için zihinsel eşik nedir?” diye bana sorarsanız, hiç duraksamadan, “Elimizdekinin farkında olup onun kıymet bilmek ve sahip olduklarımızdan memnun olarak mutlu olmak” derim. Asıl zenginlik şükretmektir. Ne kadar malın olursa olsun onu değerlendirip memnun olmazsan zengin değilsindir.


Gerek toplumun yaklaşımı gerekse kendi kalıplarımız yüzünden görünmez ekonomik sınıflar oluşturuyoruz ve bu baskılama sebebiyle sahip olduğumuz şeylere karşı nankörlük ediyoruz. Peki, benim durumum ne? Benden daha kötü durumda olanlar için zengin, daha iyi durumda olanlar için fakirim. Elimdekinin farkına varmadıkça ben hep fakirim ve üst basamak benim için her zaman daha zengindir. Bu her alanda böyledir. Kısacası, “Zenginlik nedir?” sorusuna cevaben “Farkında olmak” diyebiliriz.

Farkında olmak… Davranışta, karakterde, insan ilişkilerinde kısacası her alanda farkındalığın yüksek olması gerekir. Ben bakar kör biriysem ve çevremdeki insanların sevgisini göremiyorsam, bu sevgiyi hissetmiyorsam, evet, ben fakirim. Arkadaş fakiriyim, aile fakiriyim, iletişim fakiriyim. Biz bize sevgi vereni, emek edeni bırakırsak bu bizim bulunduğumuz durumdan şikâyetçi olduğumuzu ve daha iyisini, daha iyilerini istediğimizi gösterir. Ve bu durum, bizim için birer zenginlik kaynağı olan insanların farkına varmamızı engeller. İnsanoğlu ancak dibi görünce asıl değer vermesi gerekenlerin kıymetini bilir. Dibi görmek fakirliği, dipteyken hazinenin farkına varmak ise zenginliğe kavuşmayı gösterir. Kısacası zenginlik fakirlik zannedilen halden başlar.

Aslında herkes zengindir. Ancak zenginliğinin farkında değildir. Şükretmek, tamah etmek, kıymet bilmek, değer vermek, sevmek ve sevilmek en önemlisi de sağlıklı birey olmak en büyük zenginliklerdendir. Zenginliklerimizin farkında olarak hayatımızı ve kendimizi severek huzurla yaşamamız dileğiyle.


Bayram 

30 Aralık 2020 Çarşamba

2021 UMUT TAKVİMİ

 


2021 UMUT TAKVİMİ

 

Birçok zorlukla boğuştuğumuz bir yılı geride bırakıyoruz. Her yıl olduğu gibi kendimize yeni hedefler koyuyoruz. Çoğu zaman yerine getiremesek de hedeflerimizin olması çok güzel. Hiç değilse yapmak istediklerimizi biliyoruz ve bunların farkındayız. Ben de bu yazımda 2021 yılı için koyduğum hedefleri sıralayacağım:

 

1.      Eğitim Hedeflerim: Şuana kadar okumak isteyip de bir türlü fırsat bulamadığım kitaplar okuyacak ve KPSS’ye çalışılıp atanacağım.

-          Şimdilik on kitap belirledim:

Elmamlılı Hamdi Yazır - Hak Dini Kur’an Dili

Michel Foucault - Bilginin Arkeolojisi

Emile Durkheim - Dini Hayatın İlkel Biçimleri

Michel Foucault - Kelimeler ve Şeyler

Anthony Giddens - Mahremiyetin Dönüşümü

Zygmunt Bauman - Bireyselleşmiş Toplum

Jack Weatherford - Cengiz Han

Soner Yalçın - Kara Kutu

Zülfü Livaneli - Konstantiniyye Oteli

Adam Fawer – Olasılıksız

 

-          KPSS çalışırken planlı bir yol izlemek başarının anahtarıdır.

 

2.      Aktivite Hedeflerim: Listemde yer alan ama izleyemediğim filmleri izleyeceğim. Bunlardan beş tanesini sıralayayım:

The Piano Teacher

The Matrix

İki Bacaklı At

Eşkıya

Mucize 2

 

3.      Kişisel Hedeflerim:

-          İlk hedefim beni üzen ve duygularıma karşılık bulamadığım kişiyi hayatımdan ve düşüncelerimden çıkarmak.

-          Arkadaşlarımla yaptığım doğa kamplarını devam ettirmek.

-          Ara sıra sırt çantamı ve bisikletimi alarak tek başıma yaptığım seyahat aktivitelerimi sürdürmek.

-           Uzun süredir ara verdiğim diksiyon kursuna başlamak.

-          Huzurevi ziyaretlerini devam ettirmek.

 

4.      Spor Hedeflerim:

-          İlgi duyduğum masa tenisi hakkında eğitim almak.

-          Her gün düzenli olarak (yarım saat de olsa) bisiklet sürmek.

-          Rutinleşen haftalık halı saha maçlarını devam ettirmek.

 

5.      Gezi hedeflerim: 2020’de pandemi dolayısıyla ertelediğim Avrupa turunu gerçekleştirmek.

 

İnsanlar hep bir şey yapmak ister ama yapmak istediklerinin bir sınırı ve listesi olmadığı için onları ertelerler. Birileri hep kitap okumaktan bahseder mesela ama okumazlar ya da bir başkası şu filmleri izleyeyim diye onları kafasında kodladığını zanneder ama izleyemez. Bir başkası hobi edinmek ister ama hep yapmamak yahut ertelemek için bahaneler üretir.

Siz de hedeflerinizi yorum kısmına yazabilirsiniz.


Bayram

25 Aralık 2020 Cuma

GÜLEN AĞLAMAZ

 


GÜLEN AĞLAMAZ

Mutluluk yaşarken bile kendimizi neden kötü hissederiz?

Hayatımızın herhangi bir evresinde başardıklarımızdan dolayı sevindiğimiz olay karşısında veya arkadaş ortamımızda gülmenin dozunu azıcık aştığımızda sevincimizi kursağımızda bırakan “Fazla güldük, başımıza kötü bir şey gelecek” hitabına maruz kalırız. Bu söz neden söylenir ki? İnsanların gerçekten kötü bir şey olacağından korktukları için mi, yoksa mutluluğumuzu çekemedikleri için mi? Ne zaman bu sözü duysam aklıma büyük sosyolog Zygmunt Bauman’ın ‘Yaşam Sanatı’ adlı kitabında sorduğu “Mutluluğun nesi kötü?”  sorusu gelir aklıma.

Mutluluk ve hüzün birbirinin zıttıyken ikisini bir arada düşünmek ne kadar doğrudur? Bir odanın hem soğuk hem sıcak, bir meyvenin hem elma hem ayva olmayacağı gibi mutluluk ve hüzün de aynı anda bulunmayan duygulardır. Hüzün de güzeldir elbet mutluluk da. Fakat mutluluğun yaşandığı an için hüzün, hüznün yaşandığı an için mutluluk birer yanlıştır. Hele yakalanmış bir mutluluğun yanında yer alan her mutsuz düşünce çok büyük bir yanlış kümesidir. Bauman fikrimizi desteklemek için yine çıkıyor karşımıza ve; “Mutluluk, yanlışın bulunmayışının eş anlamlısı değil midir?” diyor. Yazarımız mutluluğun güzelliğinden ve hata barındırmaz bir duygu olduğundan bahsediyor mutluluktan korkan yüreklere. 

Peki, bu bahsini ettiğimiz “Fazla güldük, başımıza kötü bir şey gelecek” sözü nereden geliyor? Belki de tam her şeyi düzelttik derken tesadüfen başımıza gelen kötü olaylardan dolayı bu şekilde düşünüyordur bu sözü edenler. Belki de mutluluğu çok görüyorlardır kendilerine. Mutsuzluğa mahkûm sanıyorlardır kendilerini. Ne haddime yaşamak bu güzel anı, ne haddime havayı ciğerlerime huzurla çekmek, ne haddime gözlerimden yaş gelene dek gülmek diyorlardır. Öyle ya boşa mı demiş diyenler gülmenin ardında ağlamak olduğunu. Mutlu olmak için çabalayacak gücü olmayanlar bahaneler ardına saklanıyordur belki kim bilir. Seviyordur melankoliyi olamaz mı? Belkilere bir yenisini ekleyelim. Belki de çocukluğu, gençliği, orta yaşı boyunca her mutlu oluşunda mutsuz edilen, her hayali suya düşürülen, her beklentisi karşılıksız kalan insanların genellemesinden türemiştir bu tabir. Acı ama olur mu olur.

Peki, geçmişte yaşadığımız olumsuz deneyimleri bu güne aktararak sevincimize gölge düşürmek sizce ne kadar doğru? Tüm yaşamımızı geçmişteki kötü deneyimlerimizle senaryolaştırıyoruz. O zaman böyle olmuştu, şimdi de öyle olacak diyoruz. Ve bu düşünce kalıbı da bir kılçığın boğaza yapıştığı gibi her sevincimize yapışıyor. Ne kurtulabiliyoruz ne de yutkunup sindirebiliyoruz evhamımızı.

İstemeyerek de olsa hayatımızın her anına korku virüsü yayıyoruz. Bu virüs ruhumuza işleyerek benliğimizde, kafamızın ta içinde hüküm sürüyor. Doğamız gereği ruh halimize göre davranmaya başlıyoruz. Ruhumuzda da korku hüküm sürdüğü için en küçük mutluluğumuzda hüküm sürenin kararlarına boyun eğmek zorunda kalıyoruz.

İstenmeyen olaylar her zaman yaşanabileceğini unutmayalım. Mutluyken kötü bir haberin pençesine düşebiliriz, başka bir zamanda. Bu pençeden de ancak sebat gösterip geçici olduğunu düşünerek kurtulabiliriz. Mutlu oluyoruz diye kötü olaylar olacak değildir. Mutlu olmaktan korkmamalıyız. Mutlu oldukça istenmeyen olayların azalacağını görmüş oluruz. Ruhumuzu korku virüsüne değil, umut frekansına teslim etmeliyiz. Etrafımıza umut kokularını yaymalıyız.

Mutluluğa koşarak gidenlerden olmak dileğiyle.


Bayram

19 Aralık 2020 Cumartesi

BEN KAHRAMAN MYIM?


 


BEN KAHRAMAN MIYIM?

Hepimiz hayatta bir şeyler başarmak isteriz. İçinde yaşadığımız dünyada kendimizi bulmak ve kendi hikâyemizi yazmak için çaba sarf ederiz. Bir roman okurken ya da bir film izlerken kendimizi başkarakterin yerine koyup, olay örgüsünü kendi üzerimizden düşünür ve yaşarız. Çevremizin ilgi odağı olmak ve insanlardan olumlu dönütler almak isteriz. Peki, neden tüm bunlara ihtiyaç duyarız?

Cevabı çok basit aslında. Tek sebebi kendi hayat hikâyemizin başkahramanı olmadığımızdır. Hayatımıza odaklanamadığımız için başkalarının hayatına özeniriz. Yaşadığımız ve yaşayacağımız hikâyemizde kendi isteklerimizden çok,  başkalarının bizimle ilgili istekleri doğrultusunda yön veririz hayatımıza. Bizden başka var olan tüm hikâyelerin ve kahramanların amacı bizim hikâyemizi doldurmak iken hikâyemizin merkezine onları koyarız. Böyle yaptıkça kendimizden uzaklaşırız. Kendimizden uzaklaştığımız her an sevgiyi içimizde değil, başka kaynaklarda ararız ve bu durumda kendisine güvenmeyen bireyler haline geliriz. Kendimizi bir hiç gibi hisseder, hayatımızın herhangi bir döneminde çıkmaza girdiğimizde hemen bir kurtarıcı ararız. Bu durumda da ne kendi hikâyemizin başkahramanı ne de çevremizdeki hikâyelerin ilgi odağı olduğu bir kahraman oluruz. Biz nasıl kendi hikâyemizi yazar ve kendi hikâyemizin başkahramanı olabiliriz bir bakalım.

ü  1-Öncelikle herhangi bir sorunla karşılaştığımızda bir kurtarıcı aramak yerine, sorunumuzu kendimiz çözmeye çalışmalıyız. Bu da ancak kendimize güvenerek ve kendi benliğimizi, yeteneklerimizi, gücümüzü tanıyarak olur. Tabi ki sorunların üstesinden hemen gelemeyebiliriz. Ama kendimizi tanıdıkça inanın, sorunlar her geçen gün azalacaktır.

 

ü  2-Hayatımıza sahip çıkmamızın yollarından biri de bilgiyle olur. Bilgiyi nasıl toplamamız gerektiğini bilmeliyiz. Bu hususta devasa hazinelerimiz olmalı. Öyle bir hale gelmeliyiz ki her bilginin doğrusunu bilmek zorunda hissetmeliyiz kendimizi. Çünkü öğrenmek ve bilmek, belki de hiç göremeyeceğimiz yerleri görüp hiç tanışamayacağımız insanları tanıyarak bize rehberlik etmesini sağlayacaktır. Bilgi depomuz ne kadar dolu olursa o kadar çok kendimize güvenir, güvendikçe de kahraman gibi davranmaya başlarız.

 

ü  3-Tüm bunların yanında azim de gereklidir. Problemleri çözmede belki de en etkili silah azimdir. Ampulün bulunma hadisesini birçok kez dinlemişizdir. Defaatle süren denemeler sonucu elektrikli ampulden ışık elde edilmiş ve toplum aydınlatılmıştır.  Azim, insanı başarıya ulaştıran kıymetli bir anahtardır. Biz de kendi hayatımızı yaşamak istiyorsak problem çözücü olacağız. Azmedip başaranlar kendi hayat hikâyesinin başkahramanı oldular. Sıra bizde.

Sonuç olarak hayatta her türlü zorlukla karşılaşacağız. Belki sayısız hata yapacağız. Yaptığımız her hatadan bir ders çıkarttığımız sürece hata yapmanın çok da kötü olmadığını görmüş olacağız. Hatam yok diyenler hayatı bir köşeden izleyip hiçbir şey yapmayanlardır. İstersen figüran ol ama hayat perdesindeki yerini al. Seyirci değil, oyuncu olma vakti… 


Bayram 


16 Aralık 2020 Çarşamba

DOSTUM DİYEBİLİR MİYİM SANA?

 



DOSTUM DİYEBİLİR MİYİM SANA?


D

ost… İnsanın her türlü haline katlanan ve kimseye göstermediği toleransı karşısındakine gösteren; olaylar karşısında tavsiye vererek değil de her daim yanında olarak varlığını hissettiren insana verilen sıfat. Peki, dost kelimesine her zaman böyle iyimser mi bakmalıyız? Yoksa en zayıf noktamızı bilip bizi oradan vuran ve Müslüm Baba’nın da dediği gibi ‘bizi çukura iten dostlar’ sözünü aklımıza getirip bu acı gerçeği de aklımızın bir köşesine yerleştirmeli miyiz? Dosta güvenmek olması gereken şey midir yoksa büyük bir yanlış mı?

Ben dost kelimesine iyimser bakamıyorum. Beraberce bir düşünelim isterseniz. Dost ne için vardır? Evet, dediğiniz gibi, her anımızı; yani hüznümüzü, sevincimizi, yalnızlığımız ve nice halimizi paylaşabilmek için vardır. Bu durumda dost kelimesi ihtiyaçtan kaynaklanan bir sıfat bildirimi olmuş olur. Biz dostu kendi kalemimizde nasıl betimlersek (hangi ihtiyacımızın boşluğuna doldurursak) o şekilde yanımızda istiyoruz. Kimi zaman arkadaş, kimi zaman abi, kimi zaman abla… Bu betimleme bizi dostlar çukuruna daha da itip beyhude bir çırpınmaya sebep olur. Dost edindikçe dostun bağımlısı olur, ona bağlandıkça da kendimizi acizlik koğuşuna hapsederiz. Tek başımıza başaramadığımız ya da üstesinden gelemediğimiz konular için bir başkasına anlatma ihtiyacı duyarız. İhtiyaç duydukça hemen telefona sarılır, dost dediğimiz kişiye bir şeyler anlatırız. Anlattıkça karşımızdakine karşı savunmasız kalırız. Çünkü en zayıf noktamızı anlatmaktan çekinmeyiz. Bu bazen bize sığındığımız bir liman, yanında kendimizi güçlü hissettiğimiz bir dağ, kendimizi yalnızlıktan kurtardığımız bir ada, hatta başarı naraları attığımız bir savaş olarak bile gelebilir. Dolayısıyla dost, sadece kendimizi aciz hissettiğimiz zaman karşımızdakine verdiğimiz sıfattır.

Bazen olur ki, kendimize kader ortağı ararız. Bizimle gülüp bizimle hüzünlenen birilerini. Aslında eskiler ne güzeldi değil mi? Dostun dost, düşmanın düşman olduğu zamanlar. Şuan neden bu haldeyiz peki? Bana sorarsanız eğer, ben bunu iki sebebe bağlıyorum

                                                               


Yanında olduğumuzu hissettirdiğimiz kişiye fark ettirmeden de gerçek karakterimizi bir kenara koyup çıkar peşine düşmekle yerle bir ederiz dostlukları. Bir taraf dostluk peşindeyken diğer tarafın çıkar peşinde olduğu yerde dostluk diye bir kavramdan söz edemeyiz.

Çok duymuşuzdur bu hikâyeyi, “İki dost santraç oynuyormuş. Hamle yapılmayınca iki saat geçmiş üstünden. Biri dayanamayıp ‘Üstadım hamlenizi yapmayacak mısınız?’ diye sormuş. Diğeri de ‘Yahu üstad ben de sıra sende sanıyordum’ demiş.’’

Eskiler hâl ehliydi, biz ise dil ehli bile değiliz. Birbirimizi dinleyip anlamak yerine konuşmak için sıramızın gelmesini bekliyoruz. Her zaman duyarız ‘aynı dili konuşmak’ tabirini. Aynı dili konuşsak ne fayda, birbirimizi dinleyip anlamadıktan sonra. Sorun aynı dili konuşmak değil, dinleyip anlayabilmektir.

Dostça yaşamak, dostça yaşlanmak ve dostça kalmak ümidiyle...
 

Bayram








13 Aralık 2020 Pazar

FARKLIYI SEVİNCE GÜZELİZ

 



FARKLIYI SEVİNCE GÜZELİZ

Bizleri en çok parçalayarak, birbirimize kırdırıp, insanın seçme tercihinde bulunamadığı özelliklerinden dolayı dışlandığı o malzeme. Küçük çocukların, masum insanların zarar görmesini normalleştiren ve kaos ortamından ortaya çıkan gerilimden faydalanan, insan dışı olan ama sadece insanların sahip olduğu o malzeme. Dünyayı yaşanılmayacak hale getirip, insanların en çok zarar gördüğü görüştür ırkçılık. Bir insanın en çok utanılması gereken bir görüş olup, çoğu zaman sadece ırkların kendi üstünlüğünü kabul ettirme çabası olarak düşünürüz. Peki gerçekten sadece ırkların mücadelesi midir ırkçılık?

Belki de edebiyat yapılamayacak tek konudur. Farklı olanı güzel veya çirkin gözetmeksizin dışlayıp, dışlarken de farklılaştırmaktır. Bir çoğumuzun dilinde pelesenk olan ‘ ayaklarımın altındadır, ırkçılık’ sözünü gerçekten hayatımızda uyguluyor muyuz? Doğuda yaşayan kişilerin batıda yaşayanları, batıda yaşayan kişilerin doğuda yaşayanları hor görmesi de bir ırkçılık olabilir mi mesela? Ya da güzel olanın kendini daha az güzel olandan, zengin olanın kendini fakir olandan üstün görüp her hareketi kendinde hak görmesi olabilir mi? Neden farklılıkların normal ve olması gereken bir durum olduğunu kabul etmiyoruz? Yalnızca kendi aynamızda gördüklerimiz doğru değildir. Bizim aynamız dışında milyonlarca ayna ve o aynada gözüken milyonlarca doğru var. Bunlar bizim için doğru olmasa da, o aynaya bakıp görenler için yaşanılması ve inanılması gereken doğrulardır.



Benim doğrularım, insanları sevip insanla sevinmek olabilir. Ben hümanist olmayı kabul ederken, başkaları insanı doğa katili olarak kabul edebilir. Bu tamamen kendi hür iradesiyle ve baktığı aynada gördüklerindendir. Kimseyi bunun için ne yargılayabiliriz ne de yadırgayabiliriz. Kimseye kendi doğrularımızı ispatlamak veya başkasının kabul ettiği doğruları çürütmek zorunda değiliz. Böyle bir girişimde bulunduğumuz an önemsiz ve küçücük konuma düşeriz insanlık tarihinde.

Cümleyi tamamlayan harflerden birinin eksik olmasıyla orta çıkan cümle ve anlam bozukluğu gibi, hayatımızda eksik kalan veya dışlanan her farklılık da böyledir. Ve bunlar da bizim hayat sevinci ve zenginliğimizdir. Bu zenginliğimizin farkında olup, sevmek ümidiyle.


Bayram 

 

10 Aralık 2020 Perşembe

İNANDIĞIN DEĞERLERE İNANMAK ZORUNDA DEĞİLİM




İNANDIĞIN DEĞERLERE İNANMAK ZORUNDA DEĞİLİM

Bazen en yakınımızdan gördüğümüz, bazen yanımızda olduğunu zannettiğimiz kişileri karşımızda görerek, bizleri tanımadıkları halde ya da tanımak istemedikleri için önyargıyla yaklaşıp bizi kendi ideolojilerinin sınırları içerisinde haksız ve acımasızca eleştiri yağmuruna tutarak, hayat sevincimizin yıkılmasının bir parçası olan önyargıları…

Günlük hayatımızda belki de en çok karşılaştığımız konudur. Hak etmediğimiz şekilde yargılanmak ve yadırganmak. Yaşadığımız toplumda etikleşen bazı katı kurallar içerisinde bize bir rol biçilir. Bizlerin de, biçtikleri rollerin tabularında yaşamamızı isterler. Karşı çıktığımız ya da, kendi düşüncelerine aykırı sergilediğimiz her hareketimiz için tepkiler görürüz. Bu tepkileri veren kişi ise zamanında çevresi tarafından kendisine biçtikleri rol içerisinde yaşamak zorunda olduğundan bu tepkiyi vermek durumunda kalıyor. Bunu yaparken de tamamen sığındığı önyargılar altında hiç gerek olmayacak tepkiler gösterebiliyor bize.



Duygularımızı; siyasi, dini… en uç noktada yaşamak zorunda değiliz. Belki de önyargılı olmamızın ve karşımızdaki kişiyi acımasızca eleştirmemizin altında yatan sebep budur. Bu durum, karşımızdaki bireyi anlamamıza engel teşkil eder. Empati yapamaz, birbirimizin açığını arar hale geldik. En acısı da karşımızdaki kişiye önyargılı olma derken önyargıyla yaklaştığımızın farkında olmamamızdır. Çokça duymuşuzdur; dizilerde, filmlerde ve günlük hayatta ‘’ben senin bildiğin kızlardan değilim, ben senin bildiğin serseri tayfasından değilim’’ sözlerini. Bunları ne için ve kime söyleriz? Karşımızdaki bireyi anlamak yerine aklımızda var olan düşüncelerimizin kalıpları içerisinde gördüğümüzden dolayı, daima yanlış anlar ve kendimizi de yanlış tanıtmış oluruz.

İnsanlar farklıdır ve genelde biz çoğunluğa göre karar alırız. Karar alma yetkiyi nerden aldık bilmiyorum ama aldığımız kararlarda bile karşımızdakinin içende bulunduğu şartları ve konumu göz ardı ederek kendi hayat şartlarımıza ve konumumuza göre davranırız. Belli kalıplar içine giren herkes aynıdır diye düşünerek herkesi kendi kabul ettiğimiz kalıplar içine hapsetmeye çalışırız.

Kendi değerlerimize göre kimseyi yargılamamak ümidiyle.


Bayram 

7 Aralık 2020 Pazartesi

BENİM KALBİM NE OLACAK?

 


BENİM KALBİM NE OLACAK?

Gün geçtikçe içimizi ve düşüncelerimizi kemiren ve her geçen gün daha da çoğalarak, bizi kızgınlıklar bilmecesine itmesiyle bünyemizde çok fazla barınarak inanılmaz derecede, hayal bile edemediğimiz bir şekilde karakter değişimine götürüp, sağa sola saçılarak paramparça eden ve her bir parçamızın ulaştığı yeri yakıp, etrafımızdaki herkesi rahatsız etmesiyle kendimize muhatap bulamadığımız o evre. Bizi halsizlik, iştahsızlık, depresan hallere sokarak yalnızlığımızla ve eksik yanımızla dipsiz bir kuyuda tek başımıza çırpınmamıza sebep olur. Bazen öyle bir hal alır ki bu durum, çevremize öfkeden başka bir şey yansıtamayarak aynada kendimize bakmaktan korkar hale geliriz. Aynaya bakamadığımız her an kırgınlıktan dolayı biriken öfkemizi kendimize çevirmek zorunda kalırız. Kendimize bakmaya çekinerek geçirdiğimiz her an bizi bazı kırgınlıklarımızı unuttuğumuzu inandırabilir…

Tam ‘başardım, artık iyiyim, kendime geldim’ deriz ki karşımıza bir anı, bir hatıra çıkıverir ve bu durumun ilacının bizim elimizde olmadığının farkına varırız. Çünkü etrafımıza olan kırgınlıklarımızı zamanla, kıran kişileri unutarak tedavi edebiliriz ama kendimize olan kırgınlıklarımızı asla. Hayatımızın her anında özellikle de kendimizle baş başa kaldığımız her an; uyumaya çalışırken düşüncelerin uyutmaması mesela, ve düşüncelerimizin tekrar tekrar kırgınlıklarımızı hatırlatmasıyla… Kısacası her şey, kendimize olan kırgınlıklarımızı tedavi edip iyileştirmemizi imkansız hale getirecektir.

Aslında reçetesi çok basit olan bu duygunun ilacını kullanmak da bir o kadar zordur. Kızgın olduğumuz kişiye kızgınlığımızı belirtmekle reçetede yazılan ilacı kullanmış oluruz. Bir çoğumuz bu ilacı kullanamadığımız için, kızgınlığımızı dile getirmek yerine daha pasif bir yol seçerek kaçmakla yetinip içimizde yaşamakla yetiniriz kızgınlığımızı. Ve bu da zamanla kendimize dönecek kırgınlıklara dönüşecektir. Sevdiğimiz, değer verdiğimiz insanların bizi kırmasına izin verip kalbimizde başka yere geçmesine sebep olmayalım. Kızgınlığımızı dile getirip kırgınlıklara mahal vermeyelim.

Kırgınlıkların kendisiyle beraber getirdiği fiziksel acıları, ruhsal acılara tercih ettiğimiz o hale gelmemek umuduyla.


Bayram 

5 Aralık 2020 Cumartesi

BAŞARMANIN TEHLİKELERİ


BAŞARMANIN TEHLİKELERİ

Başarılı olmanın tehlikelerinden kendimizi korumanın ilk adımı, başarılı olmak için veya başarılı olurken kazandığımız ve kaybettiğimiz seçenekleri bilmekten geçer. İstediğimiz konuda başarılı olmak için bazen hırslı olmaktan, bazen mükemmeliyetçi davranmaktan bazen de bencilce davranmaktan geri durmayız. Peki bunlar bize neler kaybettirir?

Hırslı olmak hayatımızda bizi motive edip, başarılarımızda daha pekiştirici bir unsur olsa da; iş hayatımızda, eğitim hayatımızda, sosyal çevremizde bu duyguda aşırıya kaçtığımız zaman hem kendimize hem de çevremizdekilere olumsuz bir etki yaratabiliyor. Hırslı bir insan olmak çoğu zaman elimizde olmayıp küçükken bize öğretilen bir duygudur. Nasıl mı?: Küçükken anne ve babamız bizi ‘Karnendeki notların hepsi beş olacak, bu sene bu sınavı kazanmalısın, komşumuzun çocuğu şurayı kazandı’ gibi sözlerle bizi motive etmiş gibi gözükseler de aslında farkında olmadan bize, aşırıya kaçınca ilerdeki hayatımızda zarar göreceğimiz bir duygu kazandırıyorlar. Bunun sonunda başarı hedeflerimizin çıtasını sürekli daha yükseklere çıkaracağımız için, ulaşamadığımız her bir başarı için tekrar tekrar üzüleceğiz.

Mükemmeliyetçi olmak bir çoğumuza olumlu bir davranış gibi gözükse de bunda da aşırıya kaçınca bizi hastalıklı bir birey olma ihtimaline düşürebilen bir özelliktir. Hata yapmaktan korkacağımız için risk almaktan kaçıp hayatın çoğu yerinde geri kalmamıza sebep olacaktır. Her hata bir tecrübedir, her tecrübe bir bilgidir. Mükemmel olmaya çalıştıkça farkında olmadan kendimize gerçek olmayan yüksek standartlar koyup, kendimizi sürekli eleştirmek zorunda kalacağız. Bu da aslında bizleri mutlu etmekten çok üzecektir.

Bencilce davranmak bizi yalnızlığa ve mutsuzluğa götürecektir. Sebebi de sürekli büyüyecek olan egomuzun empati yapma özelliğimizi yok edecek olmasıdır. Böylece etrafımızdaki insanları anlayamayacağımızdan dolayı yalnız ve mutsuz kalırız.

Elde ettiğimiz başarıların bizi başarısızlığa mahkum etmemesi dileğiyle.


Bayram 

 

3 Aralık 2020 Perşembe

BEN BAŞARMAK İSTEMİYORUM

 

BEN BAŞARMAK İSTEMİYORUM

Her zaman düşünmüşümdür. İnsanoğlu en çok hangi konuda kendini doyurmak ister diye. Öyle bir nokta ki; çözümü bulunamayan ve bu noktayı halledince hayatın daha da güzel olduğunu düşündüren. Yaşamımızın her anında ve alanında doğru hareketi doğru yerde yapıp şans tarafından da yerle bir edilmeyince vardığımız, egonun tatmin ve haz doyumunun sonucudur. O noktaya varınca bize mutluluk getireceğini düşünmüşüzdür hep. Bazen kendimizi topluma kabul ettirebilmek bazen ise yaşadığımız sosyal çevre tarafından kabul görmek için çoğu zaman nihai çabalarımızın gereksizliğiyle yüzleşerek, bazen ise kendimizi inandırdığımız bir hayalin, güzel tarafının avuntularıyla bütünleşerek hazzını almayı umduğumuz nokta.

Her başarılı olma arzumuz aslında özgür bireyler olmadığımızın bir kanıtı değil midir? Özgür bir bireyin, bir şeyleri başararak kendini kabul ettirebilme ihtiyacı olmaz. Sürekli başarılı olmayı, başarılı bir hayat sürmeyi arzulayan birey, aslında kendi içinde tutsak olduğu egosuna ve sürekli kendini kabul ettirmeye çalıştığı topluma  ‘bak ben böyleyim, bu makama geldim, bunu ben yaptım’ diyerek bir gövde gösterisiyle egosuna, sosyal çevresine karşı ve yine egosuyla haz doyumuna gitmesidir. Başarıyı bir tatmin etme duygusu olarak algılarsak bu bizi köleliğe, hedef olarak algılarsak bu da bizi mutluluğa götüreceği gibi, kendimize ait ve kendimize has, hem kendimizle barışık hem de dünya ile barışık, gerçekçi eserler ve kalıcı başarılar bırakmamızı sağlar.

Her elde ettiğimiz başarılarımız bizi haz doyumsuzluğuna götürmemeli. Tadına vardığımız başarılarımız bizi kendine bağımlı hale getirip, tekrar tekrar başarılı olmak için hedeflerimizin çıtasını yükseklere çıkartıp bu yolculuğun sonunda bizi mutsuz etmemeli. Unutmayın elde ettiğimiz başarılarımız bizi başarılı olmaya programlandırılmış bireyler haline getirmemeli. Programlandırılmış her şey en ufak bir arızada bozulacağı gibi, başarıya programlandırılmış her birey de en ufak bir başarısızlık ta yıkılacaktır.


Bayram 


ACIMAK MI, ACI DUYMAK MI?

                                      Acı duymak mı, yoksa acımak mı?  İnsan, kendini ne zaman rahat hisseder? Şahit olduğu bir olay karşısı...