17 Şubat 2021 Çarşamba

ERKEK VAHŞETİ

 ERKEK VAHŞETİ

Ne acı değil mi? Eskiden şiddet diye nitelendirdiğimiz, erkeklerin kadınlara uyguladığı insan dışı muameleyi günümüzde şiddet kelimesinin karşılamayıp cinayet olarak isim değiştirmesi.  Her sabah ilk iş haberlere bakarken şimdi haberlere bakmaya korkuyoruz. En güzel zevklerimizden biri olan gazeteye bakmak artık bizim(insanlar) için birer kabus oldu. Peki bu güzel zevklerimizi elimizden alan kim? Başkalarının hayatlarını karartanlar kim?

‘’Haksızlığın karşısında susan, dilsiz şeytandır diyen’’ islam büyükleri ve ‘’Sabır taşı olsa çatlardı’’ diyen atalarımız günümüzü ne güzel anlatıyorlar. Bugünlerde bizim için kabus bile olsa her gün baktığımız haberlerde kadınların uğradığı zulmü, erkek vahşetini anlatan bir haber illaki görüyoruz. Ve ne acıdır ki sadece görmekle yetiniyoruz. Bunca olaya, bunca haksızlığa, bunca zulme karşı sadece bakıp, ‘yazık ya’ deyip, üzülmekle yetiniyoruz. Peki neden susuyoruz hala, neden gerçekten caydırıcı önlemler alamıyoruz?

Çünkü;

ü  Sokağa çıkınca herhangi bir kurşunun adresi olmak ne demek bilmiyoruz

ü  Reddettiğimiz zaman tehdit alır mıyım? Endişesi ne demek bilmiyoruz

ü  Aksi fikir savunmasında, sabahlara kadar görülen şiddetin acısını bilmiyoruz

ü   Başkalarının hayatında söz sahibi olmayı kendinde hak görenlerin, hayatı hapse çevirmenin ne demek olduğunu bilmiyoruz

ü   En basitinden empati yapmayı bilmiyoruz…

 

Ve bunları bilmedikçe de sadece izliyoruz, kınıyoruz. Bir şeyleri düzeltmek için harekete geçmiyoruz. Çünkü bilmiyoruz…

Ama bilenler var! Kanı bilenler, üstünlüğü bilenler, hep haklı olmayı bilenler, sürekli konuşmayı bilenler, sözlerini döverek kabul ettirmeyi bilirler… Canavar olmayı bilirken, sevgiyi, merhameti, hoşgörüyü, dinlemeyi ve anlamayı… bilmezler. Çünkü insanlık nedir onu bilmezler.

ü  Sorsan, ‘seviyorum kıskandım’ diyen

ü  Sinirine hakim olabileceği korkuyu görmeyen

ü  Başkalarının hayatına karışma hakkının olmadığını bilmeyen

ü  Tek otoritenin kendi sözünün olduğunu zanneden

ü  Yaptığı tüm iğrençlikleri bir ideolojiye veya dini görüşe bağlayan caniler yüzünden kaç insanın hayatı karardı.

Peki, bu caniler ve yaptıkları vahşetler ne zaman bitecek?

ü  Öncelikle ülkemizde önünü kesecek caydırıcı cezaların olmasıyla. Ülkemizde caydırıcı cezalar olmadığı için, caniler bunları yapmaktan geri durmuyorlar.

ü  Stres ortamının kaybolmasıyla. İnsanların yaşadığı ekonomik zorluklar ve gelecek kaygısından dolayı, sapkınlaşarak çeşitli suçlara başvurabiliyorlar.

ü  Ahlaksızlıkların bitmesiyle. Bir erkek çok kolay ikinci bir seçenek bulabiliyor ilişkilerde. Erkek, ikinci ilişkisindeki engeli, birinci ilişkisi olarak gördükçe ilk sevgilisine ya da eşine karşı şiddet uygulamaya başlıyor.

ü  Erkeğin zaaflardan yararlanmamasıyla. Ülkemizde daha az gelişmiş yerlerde sevmiyorsan boşan kavramı çok fazla olmadığı için, erkek bu zaaftan yararlanıyor iğrenç bir şekilde.

ü  Ve aslında en önemlisi kız ve erkek çocuklarının yetiştirme tarzlarındaki ayırımcı ve ayrıştırıcı tarzın yok olmasıyla. Özellikle ataerlik toplumlarda erkek çocuklarının soylarının devam ettirdiği düşüncesiyle yeri ayrı oluyor. Örnek verecek olursak, oyuncaklarda bile kız çocuklarına bebeklerle oynatılıp ev işleri yaptırmaya ve annelik rolü benimsetilirken erkek çocuklarına ise araba, silah vb. oyuncaklarıyla oynatılıyor. Bu ise onların daha küçükken bilinçaltına gireceği rolü dikte etmek oluyor.

Son olarak şunu bilmeliyiz ki, kadına uygulanan sözlü, psikolojik ve fiziksel şiddeti önleyebilmenin en temel ve etkili yolu çocuklarımızın kız-erkek fark etmeksizin yetişmesinde canlıya, insana, doğaya ve başkalarının yaşama-hak ve hürriyetlerine saygı göstermesi gerektiğini anlatmak ve öğretmektir. Eğer gerçekten bu hayata dair bir şeyleri değiştirip, hayatı daha güzel hale getirerek insanlığa ve doğaya yaşanılacak bir dünya bırakmak istiyorsak bunu yapmalıyız.


Bayram 

 

11 Şubat 2021 Perşembe

İSLAMDA KADIN




İSLAMDA KADIN

        Nevres selîm-ü pâk gelip gitmedir hüner.

       Yohsa cihana günde bin âdem gelir gider. 

   Geçmişten günümüze süregelen acı kurallardan biridir bir şeye sahip olduktan, onun bizim olduğunu anladıktan sonra ona verdiğimiz değerin düşmesi. Bunun farklı bir versiyonu da kendimizi bildiğimizden beri sahip olduğumuz şeylerin sanki hep bizim kalacakmış gibi olduğunu düşünmemizdir. Bunun çok basit bir örneği vücut azalarımız: Varlık zamanı bizimle denk düşen elimiz üzerinde hak sahibiymiş gibi davranır veya önceden olduğu gibi sonrasında da hep bizimle olacakmış gibi hayatımızı sürüp gideriz. Aslında çok basit bir şeymiş gibi algılıyoruz bir el’e sahip olmayı fakat yokluğu varlığına galip gelmeden bir an evvel değeri anlaşılmalı!

   Değer konusuna geniş bir açıdan baktığımızda toplumsal değerleri, onun merkezinde de aileyi görüyoruz. Bizim bu dünyada var olmamız için vasıta kılınan anne-babamızı hayatımızın neresine koyuyoruz? Nokta-i nazarımız farkındalıkken ve Hz. Peygamber’in(as) kendisine sorulan “Ya Resulullah, iyi davranılmaya en çok layık olan kimdir?” sorusuna “Annen, annen, annen, sonra baban” cevabından hareketle bu konuya değinmek gerek elbet. Sevdiğim şöyle bir söz var: “Anne, kalbini çocuğunun kalbine akıtır tek bir kalbe dönüşmesi için.” Söz ruha dokunur, en çok da sevdiğimiz\muhabbet duyduğumuz insanların sözleri bizi biz kılar. Anne-babanın halleri ve sözleri çocuğun ruhuna ilmek ilmek dokunur ve onu şekillendirir. Ama maalesef bize yerleştirilen o öze sahip çıkma konusunda büyük sıkıntılar yaşıyoruz şu sıralar. Haber kanalları kadına şiddet veya kadın cinayetlerinden geçilmiyor. Özü merhamet olan dinin müntesipleri olarak bazı vasıflarımız sadece kâğıtlarda mı kalıyor!

   Medeniyetlerin büyük etkiye sahip kurucu unsurlarından biri de dindir. İslam dininde kadına bakışı şöyle mütalaa edebiliriz: Araf suresi 189. ayette: “O sizi tek bir nefisten yarattı ve kendisiyle durulup yatışması için ondan eşini var etti…” Tevbe suresi 71. ayette: “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridirler…” Yani kadın ve erkek birbirinin mütelazımı, tamamlayıcılarıdırlar. Kadın sevgilidir, eştir, annedir. Cennet, annelerin ayaklarının altına serilmiştir. Kuran’da “kadınlar” manasına gelen “Nisa suresi”, hakkını arayan kadının olayını anlatan “Mücadile suresi” ve birçokları bulunur. Çokça ayette kadınlarla ilgili hususlar yer alır.

   İslam görüntüsü altında ortaya atılan ve asla İslam’la bağdaşmayan eylemlerin hakikatini Kur’an ahlakına sahip Peygamber Efendimizde(as) görürüz. Onun yaşayışı bize kılavuzluk ederken; değil kadına şiddeti, bir hayvana bile kötü muameleyi Müslüman mefhumuna yakıştıramayız. Mekke fethine giderken annesini emen yavru köpekler rahatsız olmasın diye ordunun yolunu değiştiren, böyle bir hassasiyete sahip Efendimizin yanlış rivayetlerle bağdaştırılması akıl tutulması değil de nedir!

   Özümüzden kopuş ve ilerici Batıya özenme tekaddüm kisvesi altında bizleri çok gerilere götürüyor. Bizim hayatımızın gayesi hakikat peşinde olmaktır, müsvedde yığınlardan bir parça olmaktan bir adım öteye gidememek değil. Yazının başındaki beytimize geri dönelim, bakın Sakızadalı Osman Nevres nasıl söylemiş:

Bu dünyaya geldiğin gibi temiz ve güzel gelip gitmektir marifet; yoksa bu köhne değirmene günde binlercesi gelir, gider.

 

Berceste

4 Şubat 2021 Perşembe

HANGİMİZ GÜVENMEDİK

 


HANGİMİZ GÜVENMEDİK

Müslüm Baba’nın sorduğu “Hangimiz sevmedik çılgınlar gibi?” sorusuna bir yenisini daha ekleyelim: “Hangimiz güvenmedik sıddıklar gibi?”

Güven… Günlük ilişkilerimizde büyük yer tutarak bizi mantık dairesinden uzaklaştırıp -çoğu zaman- doğru düşünmemizi engeller. Genelde harika olan bu hisse insanlar yüzünden sahip olmaktan bazen çekiniriz. Çünkü güven hissi karşımızdaki kişiye karşı güçlü olmamamızı ve söylediği herhangi bir şeyi doğruluk süzgecinden geçirmeden kabul etmemizi sağlar. İnsanların takındıkları maskelerinin altında sakladıkları gerçek yüzlerinin çirkinliklerini bir menfaat için ortaya çıkarmalarıyla da kendimizi kandırılmış ve ahmak gibi hissederiz. Yine de güven duygusunu yok sayıp bir süreliğine yitiririz ama yok olmasına asla izin vermemeliyiz. Çünkü tecrübeler neticesinde zorlansak da insanlara güvenmek zorundayız. Herkesi aynı kefeye koymak terazimizin hassasiyetine zarar verince inanın en büyük hasarı biz alırız. Çünkü güven duygusunu tamamen yok eden insanlar bir süre sonra hayatı tamamen tehlike alanı olarak görmeye başlayıp paranoyaklaşabiliyor.

Güven ihtiyacının bir diğer yüzünde ise insanların takdirini toplamak yatar. İnsanoğlu her daim kendisini anlatacak bir mikrofon ya da onu istediği şekilde gösterecek bir ayna arar. İşte bu ayna çoğu zaman güven duyduğumuz dostlarımızdır. Mikrofon istediğimizi konuşsun, ayna dilediğimizi göstersin isteriz. Ama dost yeri gelince bize duymayı istemediğimiz şeyler söyler, söylemelidir de. İşte bu istenmeyen şeyler söylendiği zaman bazılarımız kabullenmekte zorlanır. E her duygunun zorlayıcı handikapları vardır. İnsan olmak, olgunlaşmak, denge üzere yaşamak da zaten bunu gerektirir. Eksiklerimiz, yanlışlarımız, doğrularımızla kendimizin farkına varıp yola devam etmeliyiz.

Tabi güven duygusunda vereceğimiz tepkiye dikkat ederek bu yolu yürümemiz gerek. Güven duygusunda da hemen herkese tüm kapıları açmak yanlış bir tavırdır. Duygusal anlamda boşluğu düştüğümüzde veya duygusal bağlarımızı kontrol etmekte zorlandığımız zamanlarda birilerine güvenme konusunda temkinli hareket etmeliyiz. Bu konuda hassasiyet döneminde olan kişiler, hemen her sırrını yeni tanıştığı insanlara dahi verip sonradan büyük pişmanlıklar yaşarlar. İnsanları tanımak ve güvenmek noktasında dikkatli olmalıyız. Mükemmel olmaktan ve hem doğru kararlar vermek zorunda olduğumuzdan bahsetmiyorum. Elbette hata yapıyoruz. Elbette hak etmediğimiz halde kırılacak ve üzüleceğiz. Hatta yeri gelecek hayattan soğuyacağız. Ama bu birilerine güvenmemize ve sırtımızı yaslayacağımız bir duvar edinmeye engel değil. Zaten hayatın zorluklarına ve engellerine karşı olan savaşlarımızı da bu şekilde daha kolay kazanırız.


Bayram

29 Ocak 2021 Cuma

HAYAT SAHNESİNDE YÖNETMEN OLMAK

 


                        HAYAT SAHNESİNDE YÖNETMEN OLMAK

                                Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

                 Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

                                                          Şeyh Gâlib

    Girişi bir berceste beyitle olan yazıdan daha güzel ne olabilir ki diyerek Şeyh Galib’in şerhine başlayalım:

Hoşça bak kendine ki kainatın özüsün sen.
Bütün yaratıkların gözbebeği olan insansın sen.

   Peki insanın alamet-i farikası nedir? Yani onu biricik, alemin özü kılan özellik nedir? Bu soru ekseninde mantığa geçiş yapıyor ve oradaki insan tanımına bakıyoruz: “İnsan, hayvan-ı natıktır.” –Unutulmamalıdır ki oluş sürecinde her şey birbirinin mütelazımıdır ve bir üst tabakada daima alt tabaka mündemiçtir.-  Yani “İnsan, konuşan hayvandır.” Konuşmak da kelimeler vasıtasıyla gerçekleşen düşünsel bir harekettir. Asıl varmak istediğim nokta yani tüm bunların merkezinde yer alan temel kavram akıldır.  Var oluşun sonraki aşaması bunun dışarı vurumudur yani fikri ve ameli davranışlarımızdır. Düşünmek yolda olmaktır. Biz aklımızla gaybi aleme ulaşma çabamız ölçüsünde varız ve değerliyiz. Aksi takdirde somut alemde düşünsel ve ameli  pratiklere sıkışmış etrafı görünmez demirlerle çevrili bir hapishanede buluruz kendimizi.

   Ameli boyut ise bizim yaşantımızı devam ettirecek, kolaylaştıracak şeyleri yapmamızdır. Bizi biz yapan eylemlerimizdir, eylemlerimiz de karakterimizi oluşturur böylece benliğimiz eksenindeki oluşum tamamlanır. Yani ben bir şeyi yaparım ve onun sonucundan yine ben sorumlu olurum. Yıllardır tartışılagelmiş bir konu olan kader meselesine de bu açıdan bakmak gerekir. Fakat kader deyince insanların aklına ilk şu soru gelir: “Kader varsa ve her şey kaderde yazılıysa biz kukla gibi zorunlu olarak o yazılı şeyi yapmış oluyoruz. Ben, bile isteye yapmadığım şeyden niye ceza alayım?” Bu çok mantıklı bir soru çünkü sonuç nedene bağlıdır ve bir şeyden sorumlu olmak için onun faili olmak gerekir. Kader meselesi de aslında aynı düzlemde gerçekleşir fakat “her şeyin bilgisine zamansız olarak sahip olan yüce bir varlık” fikri aklımızı karıştırıyor olabilir. Şu örnekle izah etmeye çalışalım: Ben, yazarı Furkan olan bir kitabı okuyup bitirdim sonrasında arkadaşım da aynı kitabı okurken kitaptaki ana karakterin o sırada ne yapacağını birden söyledim. Şimdi ben ana karakterin ne yapacağına karar vermiş ve onu yönlendirmiş mi oldum? Hayır, sadece ben o kitabı daha önce okuyup ana karakterin ne yapacağını önceden öğrenmiştim yani o kitabın yazarı olmadan ne yapacağını bilebilmiştim. Aynı olayı kendi üzerimizde canlandırdığımızda anlıyoruz ki Allah zamansal değerlerin üzerindedir, onun için geçmiş de yoktur şimdi de gelecek de. Ayriyeten onun bilgisi her şeyi kuşatıcı olduğundan gelecekte benim herhangi bir seçimimi bilemeyecek olması da mümkün değildir.

   Ey alemin özü olan insan! Sana atfedilen yüce değerler karşısında sorumluluktan artık kaçma. Sen bu kitabın hem yazarı(dolaylı olarak) hem ana karakterisin, o satırları sonucundan memnun kalacağın şekilde doldurmayı unutma! Çünkü hesap günü herkese anlatılacak güzel bir hikayeye sahip olmayı kim istemez ki…      


Berceste                                   

21 Ocak 2021 Perşembe

BENİ SEVMEK ZORUNDA DEĞİLSİN AMA...

 


BENİ SEVMEK ZORUNDA DEĞİLSİN AMA...

Hepimizin diline pelesenk olan kelimelerden biridir saygı.

“Biraz saygılı olur musunuz? Kardeşim saygılı konuş benimle. Bu insanlar ne zaman saygıyı öğrenecek? Saygısızlık yapma terbiyesiz.” gibi cümleleri sürekli işitiriz.

Küçüklüğümüzden beri bizi ‘hayata saygı, canlıya saygı, karşındakine saygı’ sloganlarıyla büyüten ebeveynlerimizin ve öğretmenlerimizin bakış açısının aksine, toplumdaki saygı anlayışı, haklı çıkmak için tartışmalardaki kaçış yolu gibi geliyor bana. Çünkü ne zaman bir anlaşmazlığın içine düşsem karşımdakinin taarruza geçerek “hiç mi saygın yok” sözlerine maruz kalıyorum. Saygı… Bir insanın sahip olması gereken en önemli kişilik özelliklerindendir. 

Hep duymuşuzdur ‘büyüklerimize saygılar, küçüklerimize ise sevgiler’ sözünü. Peki, neden kullanılıyor bu kalıp? Küçüklere saygı gösterilmez mi ya da büyüklere sevgi beslenmez mi? Tabi ki birine hem hürmet gösterebilir hem de ona karşı muhabbet duyabiliriz. Ama buradaki amaç, saygının var olmasıyla sevginin mümkün olabileceğidir. Bir yerde ya da bir ilişkide sevgi, saygıdan sonra gelir. ‘Sevgi beslediğin kişiye saygı gösterilir’ metodu, çıkarcı ve menfaatçi insanların özelliğidir. Oysaki birine karşı göstereceğin saygı o kişiyle karşılıklı sevgi bağlarınızın da kurulmasına olanak sağlayacaktır. Böylece kendinizi çıkar ilişkisinden çok, sağlıklı bir ilişki içerisinde bulursunuz. Bu, her alanda böyledir. Siyasi, dini, kültürel, ikili ilişkiler…

Çoğumuz saygı kavramını özgürlüğün zıddı olarak algılıyoruz. Karşımızdaki şahıs yahut topluluğa saygı gösterince, kendi düşünce özgürlüğümüze set vuruldu zannediyoruz. Dini inancı olmayan biri, inançlı birinin kutsalına çok rahat saldırabiliyor ya da inanan biri dini inanışı olmayan birini acımasızca eleştirip yerebiliyor. Tabi ki hiç kimse bir başkasının düşüncesine katılmak zorunda değil. Fakat bu demek değil ki başkalarının kutsal saydığı ya da benimsediği düşüncelere saldırma hakkımız var. Sen bir siyasi görüşü benimseyebilirsin bu diğer görüşlerin yanlış olduğu ya da onları aşağılama lüksünün olduğu anlamına gelmez. Tek yapmamız gereken tahammül etmek. Bu sayede hem saygı sınırlarımız hem de sevgi balonumuz genişleyecek.

Saygıyı verdiğimiz bir taviz ya da karşıdan beklenilen bir ödül olarak değil de olması gereken olarak kabullendiğimizde hayat daha da güzel olacaktır. Kısacası herkesi ve her şeyi var olduğu şekilde kabullenip hürmet göstererek tahammül etmek hayatı güzelleştirecektir.


Bayram 

 

16 Ocak 2021 Cumartesi

ŞİDDETİN GÖRÜNMEYEN YÜZÜ

 

ŞİDDETİN GÖRÜNMEYEN YÜZÜ

Dünya Sağlık Örgütü, şiddeti; “Kendisine, başkasına, bir gruba veya topluma karşı kasti olarak fiziksel baskı veya güç kullanmak, tehdit etmek veya fiiliyata geçirmek, yaralama, ölüm, psikolojik zarar, gelişim bozukluğu veya mahrum bırakmaya neden olmak veya bu durumların gerçekleşme ihtimalini artırmaktır’’ diye tanımlar.

Türk toplumunda şiddet, genellikle fiziki olarak algılanır ve diğer şiddet türleri göz ardı edilir. Toplumumuzda şiddete maruz kalan birçok kişi sesini en etkili mecralardan biri olan sosyal medya üzerinden duyurmaya çalışır. Şiddet türü itibariyle fiziksel ve psikolojik olarak ayrılırken, şiddeti uygulayan ve ona maruz kalanları da şöyle sıralayabiliriz; güçlünün zayıfa, insanın hayvana, erkeğin kadına ve kadının kadına şiddeti.

Şiddete en çok maruz kalan kadınların her zaman yanında olduğumuz gibi seslerini duyurmalarında da elimizden geleni yapıyoruz. Yapmalıyız da. Ama göz ardı ettiğimiz bir şiddet husus var ki bana soracak olursanız en çok gündeme getirilmesi ve çözülmesi gereken meseledir. İşte bu yazımızda kadının kadına olan şiddetinden bahsedeceğiz.

“Kadın, kadının kurdudur’’ diye bir kelam var. Buna karşılıklı giriştikleri amansız rekabette birbirlerine destek olmaları gerekirken köstek olmalarını anlatan bir söz diyebiliriz. Bu hayat yarışında birbirlerine dost ve destekçi olmak yerine neden birbirinin düşmanı olmayı seçiyor kadınlar? Araştırmalarımın sonucuna bir göz atalım, kadın kadına nasıl ve neden şiddet uyguluyormuş görelim.  

Kadın-erkek, zengin-fakir, büyük-küçük herkeste benlik duygusu vardır. Ve maalesef bu benlik duygusu bazen öyle bir raddeye gelir ki, kişi kendi yaşam standardından, statüsünden ve düşünce tarzından farklı olanı hor görmeye başlar. Bir kadın, başka bir kadına karşı bu benlik duygusuyla hareket ederse cüretkâr tavırlar sergiler ve muhatabına psikolojik şiddet uygular. İş yerinde statü atlamak için şiddet uygulayan kadın, sosyal medyada da çok farklı sebeplerle şiddet uygulayabilir. Bazıları kendisinden farklı düşündüğü için, bazıları karşısındakini çirkin bulduğu için aşağılama amaçlı, bazıları da güzel bulduğu için kıskançlıktan yapar bunu.

Toplumumuzda belki de en çok duyduğumuz kavgalardan biri olan -istisna kişiler hariç- gelin kaynana kavgasına değinelim biraz da. Bunun da en az fiziksel şiddet kadar yaralayıcı olduğunu söylemek mümkün. Peki, neden çıkar bu kavgalar? Bir zamanlar kendisi de gelin olan bir kaynana, neden gelinine zorluk çıkarmaya çalışır ya da belli bir müddet sonra kaynana olacak olan gelin, neden kaynanasına eziyet çektirmek ister? Güç, iktidar ve otorite çatışmasından ortaya çıkan durumlarda kaynana baskın olmak isterken, gelin ise kaynanasına karşı hür olmayı arzular. Ve bu da zamanla güçlü olanın zayıf olana psikolojik şiddet uygulamasına sebep olur.

Bir başka kadının kadına şiddet şekli de, açık kadınların kapalı kadınlara, kapalı kadınların da açık kadınlara uyguladığı zorbalıktır. Kendi hayat felsefesini ve ideolojisini tek doğru olarak kabul etmelerinden kaynaklanan bu şiddet şekli, karşımıza oldukça fazla çıkmaktadır. Kapalı giyinen kadının, doğru bir yaşam sürdüğünü düşünmesi, açık giyinen kadının ise kendisini daha çağdaş ve entelektüel olarak görmesinden dolayı bu kadınlar birbirlerini ideolojik baskı altında bırakırlar. Ortaya çıkan benlik duygusu burada da ön plana çıkarak hem fiziki hem de psikolojik şiddete sebep olur.

Evli kadının bekâr kadına, bekâr kadının da evli kadına olan baskısı da diğer bir şiddet şeklidir. Evli kadınların kendi evliliklerini bekâr kadınlara bir başarı hikâyesiymiş gibi gösterip bekârları evlenme konusunda baskı altında bırakmaları, bekâr kadınların ise evlenmeme konusunu bir özgürlük savaşıymış gibi anlatarak evli kadınları psikolojik pişmanlık baskısına itmeleri şiddet adı altında nitelendirilebilir.

Gelinlerin birbiriyle olan yarışından tutun da gelin-görümce çatışmasına, güzellik yarışına girenlerden tutun da akademik kariyer yarışında birbirine acımasızca psikolojik şiddet uygulayanlara kadar bu ülkede kadına yönelik birçok psikolojik şiddet vardır. Erkeğin kadına olan şiddetine ne kadar karşıysak kadının kadına olan şiddetine de o denli karşıyız.

Toplumumuzda erkeğin kadına uyguladığı fiziksel ve psikolojik –dayak, taciz, tecavüz, aşağılama, kötüleme, kısıtlama- şiddet ve kadının erkeğe -maddi sebeplerden, statüsünden, görüntüsünden dolayı- uyguladığı psikolojik şiddeti de başka bir yazımızda gündeme getireceğim. Keyifli okumalar dilerim.


Bayram 

2 Ocak 2021 Cumartesi

NEYDİ ZENGİNLİK?

 


NEYDİ ZENGİNLİK?

Neydi zenginlik?

Maddi anlamda sıkıntı yaşamayıp, gönlümüzden geçeni yaşamamız diyebilir miyiz mesela? Ne de olsa zenginlik paranın ve malın miktarına göre ölçülüyor. Bir bakıma sahip olduklarımızın fazla, ihtiyaç duyduklarımızın az olması da zenginliğin harcanma şeklini gösteriyor sanırım. Küçüklüğümüzden beri bize empoze edilen bu algı yüzünden yıllarca didinip durduk. Ne için? Zengin statüsüne girmek için. Toplum tarafından kabul görmek, hoş görülmek, her yerde itibar görmek için. Peki, ne kadar maddi kazanca sahip olunca zengin sayılırız? Sahip oldukça daha çok parası olana göre yine fakir olmayacak mıyım? “Bir çıtası olsa da o çıtayı aşsam ve kendimi artık zengin hissetsem” dediğimiz bu günlerde zenginliğin zihinsel eşiği nedir?

“Zenginlik için zihinsel eşik nedir?” diye bana sorarsanız, hiç duraksamadan, “Elimizdekinin farkında olup onun kıymet bilmek ve sahip olduklarımızdan memnun olarak mutlu olmak” derim. Asıl zenginlik şükretmektir. Ne kadar malın olursa olsun onu değerlendirip memnun olmazsan zengin değilsindir.


Gerek toplumun yaklaşımı gerekse kendi kalıplarımız yüzünden görünmez ekonomik sınıflar oluşturuyoruz ve bu baskılama sebebiyle sahip olduğumuz şeylere karşı nankörlük ediyoruz. Peki, benim durumum ne? Benden daha kötü durumda olanlar için zengin, daha iyi durumda olanlar için fakirim. Elimdekinin farkına varmadıkça ben hep fakirim ve üst basamak benim için her zaman daha zengindir. Bu her alanda böyledir. Kısacası, “Zenginlik nedir?” sorusuna cevaben “Farkında olmak” diyebiliriz.

Farkında olmak… Davranışta, karakterde, insan ilişkilerinde kısacası her alanda farkındalığın yüksek olması gerekir. Ben bakar kör biriysem ve çevremdeki insanların sevgisini göremiyorsam, bu sevgiyi hissetmiyorsam, evet, ben fakirim. Arkadaş fakiriyim, aile fakiriyim, iletişim fakiriyim. Biz bize sevgi vereni, emek edeni bırakırsak bu bizim bulunduğumuz durumdan şikâyetçi olduğumuzu ve daha iyisini, daha iyilerini istediğimizi gösterir. Ve bu durum, bizim için birer zenginlik kaynağı olan insanların farkına varmamızı engeller. İnsanoğlu ancak dibi görünce asıl değer vermesi gerekenlerin kıymetini bilir. Dibi görmek fakirliği, dipteyken hazinenin farkına varmak ise zenginliğe kavuşmayı gösterir. Kısacası zenginlik fakirlik zannedilen halden başlar.

Aslında herkes zengindir. Ancak zenginliğinin farkında değildir. Şükretmek, tamah etmek, kıymet bilmek, değer vermek, sevmek ve sevilmek en önemlisi de sağlıklı birey olmak en büyük zenginliklerdendir. Zenginliklerimizin farkında olarak hayatımızı ve kendimizi severek huzurla yaşamamız dileğiyle.


Bayram 

30 Aralık 2020 Çarşamba

2021 UMUT TAKVİMİ

 


2021 UMUT TAKVİMİ

 

Birçok zorlukla boğuştuğumuz bir yılı geride bırakıyoruz. Her yıl olduğu gibi kendimize yeni hedefler koyuyoruz. Çoğu zaman yerine getiremesek de hedeflerimizin olması çok güzel. Hiç değilse yapmak istediklerimizi biliyoruz ve bunların farkındayız. Ben de bu yazımda 2021 yılı için koyduğum hedefleri sıralayacağım:

 

1.      Eğitim Hedeflerim: Şuana kadar okumak isteyip de bir türlü fırsat bulamadığım kitaplar okuyacak ve KPSS’ye çalışılıp atanacağım.

-          Şimdilik on kitap belirledim:

Elmamlılı Hamdi Yazır - Hak Dini Kur’an Dili

Michel Foucault - Bilginin Arkeolojisi

Emile Durkheim - Dini Hayatın İlkel Biçimleri

Michel Foucault - Kelimeler ve Şeyler

Anthony Giddens - Mahremiyetin Dönüşümü

Zygmunt Bauman - Bireyselleşmiş Toplum

Jack Weatherford - Cengiz Han

Soner Yalçın - Kara Kutu

Zülfü Livaneli - Konstantiniyye Oteli

Adam Fawer – Olasılıksız

 

-          KPSS çalışırken planlı bir yol izlemek başarının anahtarıdır.

 

2.      Aktivite Hedeflerim: Listemde yer alan ama izleyemediğim filmleri izleyeceğim. Bunlardan beş tanesini sıralayayım:

The Piano Teacher

The Matrix

İki Bacaklı At

Eşkıya

Mucize 2

 

3.      Kişisel Hedeflerim:

-          İlk hedefim beni üzen ve duygularıma karşılık bulamadığım kişiyi hayatımdan ve düşüncelerimden çıkarmak.

-          Arkadaşlarımla yaptığım doğa kamplarını devam ettirmek.

-          Ara sıra sırt çantamı ve bisikletimi alarak tek başıma yaptığım seyahat aktivitelerimi sürdürmek.

-           Uzun süredir ara verdiğim diksiyon kursuna başlamak.

-          Huzurevi ziyaretlerini devam ettirmek.

 

4.      Spor Hedeflerim:

-          İlgi duyduğum masa tenisi hakkında eğitim almak.

-          Her gün düzenli olarak (yarım saat de olsa) bisiklet sürmek.

-          Rutinleşen haftalık halı saha maçlarını devam ettirmek.

 

5.      Gezi hedeflerim: 2020’de pandemi dolayısıyla ertelediğim Avrupa turunu gerçekleştirmek.

 

İnsanlar hep bir şey yapmak ister ama yapmak istediklerinin bir sınırı ve listesi olmadığı için onları ertelerler. Birileri hep kitap okumaktan bahseder mesela ama okumazlar ya da bir başkası şu filmleri izleyeyim diye onları kafasında kodladığını zanneder ama izleyemez. Bir başkası hobi edinmek ister ama hep yapmamak yahut ertelemek için bahaneler üretir.

Siz de hedeflerinizi yorum kısmına yazabilirsiniz.


Bayram

25 Aralık 2020 Cuma

GÜLEN AĞLAMAZ

 


GÜLEN AĞLAMAZ

Mutluluk yaşarken bile kendimizi neden kötü hissederiz?

Hayatımızın herhangi bir evresinde başardıklarımızdan dolayı sevindiğimiz olay karşısında veya arkadaş ortamımızda gülmenin dozunu azıcık aştığımızda sevincimizi kursağımızda bırakan “Fazla güldük, başımıza kötü bir şey gelecek” hitabına maruz kalırız. Bu söz neden söylenir ki? İnsanların gerçekten kötü bir şey olacağından korktukları için mi, yoksa mutluluğumuzu çekemedikleri için mi? Ne zaman bu sözü duysam aklıma büyük sosyolog Zygmunt Bauman’ın ‘Yaşam Sanatı’ adlı kitabında sorduğu “Mutluluğun nesi kötü?”  sorusu gelir aklıma.

Mutluluk ve hüzün birbirinin zıttıyken ikisini bir arada düşünmek ne kadar doğrudur? Bir odanın hem soğuk hem sıcak, bir meyvenin hem elma hem ayva olmayacağı gibi mutluluk ve hüzün de aynı anda bulunmayan duygulardır. Hüzün de güzeldir elbet mutluluk da. Fakat mutluluğun yaşandığı an için hüzün, hüznün yaşandığı an için mutluluk birer yanlıştır. Hele yakalanmış bir mutluluğun yanında yer alan her mutsuz düşünce çok büyük bir yanlış kümesidir. Bauman fikrimizi desteklemek için yine çıkıyor karşımıza ve; “Mutluluk, yanlışın bulunmayışının eş anlamlısı değil midir?” diyor. Yazarımız mutluluğun güzelliğinden ve hata barındırmaz bir duygu olduğundan bahsediyor mutluluktan korkan yüreklere. 

Peki, bu bahsini ettiğimiz “Fazla güldük, başımıza kötü bir şey gelecek” sözü nereden geliyor? Belki de tam her şeyi düzelttik derken tesadüfen başımıza gelen kötü olaylardan dolayı bu şekilde düşünüyordur bu sözü edenler. Belki de mutluluğu çok görüyorlardır kendilerine. Mutsuzluğa mahkûm sanıyorlardır kendilerini. Ne haddime yaşamak bu güzel anı, ne haddime havayı ciğerlerime huzurla çekmek, ne haddime gözlerimden yaş gelene dek gülmek diyorlardır. Öyle ya boşa mı demiş diyenler gülmenin ardında ağlamak olduğunu. Mutlu olmak için çabalayacak gücü olmayanlar bahaneler ardına saklanıyordur belki kim bilir. Seviyordur melankoliyi olamaz mı? Belkilere bir yenisini ekleyelim. Belki de çocukluğu, gençliği, orta yaşı boyunca her mutlu oluşunda mutsuz edilen, her hayali suya düşürülen, her beklentisi karşılıksız kalan insanların genellemesinden türemiştir bu tabir. Acı ama olur mu olur.

Peki, geçmişte yaşadığımız olumsuz deneyimleri bu güne aktararak sevincimize gölge düşürmek sizce ne kadar doğru? Tüm yaşamımızı geçmişteki kötü deneyimlerimizle senaryolaştırıyoruz. O zaman böyle olmuştu, şimdi de öyle olacak diyoruz. Ve bu düşünce kalıbı da bir kılçığın boğaza yapıştığı gibi her sevincimize yapışıyor. Ne kurtulabiliyoruz ne de yutkunup sindirebiliyoruz evhamımızı.

İstemeyerek de olsa hayatımızın her anına korku virüsü yayıyoruz. Bu virüs ruhumuza işleyerek benliğimizde, kafamızın ta içinde hüküm sürüyor. Doğamız gereği ruh halimize göre davranmaya başlıyoruz. Ruhumuzda da korku hüküm sürdüğü için en küçük mutluluğumuzda hüküm sürenin kararlarına boyun eğmek zorunda kalıyoruz.

İstenmeyen olaylar her zaman yaşanabileceğini unutmayalım. Mutluyken kötü bir haberin pençesine düşebiliriz, başka bir zamanda. Bu pençeden de ancak sebat gösterip geçici olduğunu düşünerek kurtulabiliriz. Mutlu oluyoruz diye kötü olaylar olacak değildir. Mutlu olmaktan korkmamalıyız. Mutlu oldukça istenmeyen olayların azalacağını görmüş oluruz. Ruhumuzu korku virüsüne değil, umut frekansına teslim etmeliyiz. Etrafımıza umut kokularını yaymalıyız.

Mutluluğa koşarak gidenlerden olmak dileğiyle.


Bayram

19 Aralık 2020 Cumartesi

BEN KAHRAMAN MYIM?


 


BEN KAHRAMAN MIYIM?

Hepimiz hayatta bir şeyler başarmak isteriz. İçinde yaşadığımız dünyada kendimizi bulmak ve kendi hikâyemizi yazmak için çaba sarf ederiz. Bir roman okurken ya da bir film izlerken kendimizi başkarakterin yerine koyup, olay örgüsünü kendi üzerimizden düşünür ve yaşarız. Çevremizin ilgi odağı olmak ve insanlardan olumlu dönütler almak isteriz. Peki, neden tüm bunlara ihtiyaç duyarız?

Cevabı çok basit aslında. Tek sebebi kendi hayat hikâyemizin başkahramanı olmadığımızdır. Hayatımıza odaklanamadığımız için başkalarının hayatına özeniriz. Yaşadığımız ve yaşayacağımız hikâyemizde kendi isteklerimizden çok,  başkalarının bizimle ilgili istekleri doğrultusunda yön veririz hayatımıza. Bizden başka var olan tüm hikâyelerin ve kahramanların amacı bizim hikâyemizi doldurmak iken hikâyemizin merkezine onları koyarız. Böyle yaptıkça kendimizden uzaklaşırız. Kendimizden uzaklaştığımız her an sevgiyi içimizde değil, başka kaynaklarda ararız ve bu durumda kendisine güvenmeyen bireyler haline geliriz. Kendimizi bir hiç gibi hisseder, hayatımızın herhangi bir döneminde çıkmaza girdiğimizde hemen bir kurtarıcı ararız. Bu durumda da ne kendi hikâyemizin başkahramanı ne de çevremizdeki hikâyelerin ilgi odağı olduğu bir kahraman oluruz. Biz nasıl kendi hikâyemizi yazar ve kendi hikâyemizin başkahramanı olabiliriz bir bakalım.

ü  1-Öncelikle herhangi bir sorunla karşılaştığımızda bir kurtarıcı aramak yerine, sorunumuzu kendimiz çözmeye çalışmalıyız. Bu da ancak kendimize güvenerek ve kendi benliğimizi, yeteneklerimizi, gücümüzü tanıyarak olur. Tabi ki sorunların üstesinden hemen gelemeyebiliriz. Ama kendimizi tanıdıkça inanın, sorunlar her geçen gün azalacaktır.

 

ü  2-Hayatımıza sahip çıkmamızın yollarından biri de bilgiyle olur. Bilgiyi nasıl toplamamız gerektiğini bilmeliyiz. Bu hususta devasa hazinelerimiz olmalı. Öyle bir hale gelmeliyiz ki her bilginin doğrusunu bilmek zorunda hissetmeliyiz kendimizi. Çünkü öğrenmek ve bilmek, belki de hiç göremeyeceğimiz yerleri görüp hiç tanışamayacağımız insanları tanıyarak bize rehberlik etmesini sağlayacaktır. Bilgi depomuz ne kadar dolu olursa o kadar çok kendimize güvenir, güvendikçe de kahraman gibi davranmaya başlarız.

 

ü  3-Tüm bunların yanında azim de gereklidir. Problemleri çözmede belki de en etkili silah azimdir. Ampulün bulunma hadisesini birçok kez dinlemişizdir. Defaatle süren denemeler sonucu elektrikli ampulden ışık elde edilmiş ve toplum aydınlatılmıştır.  Azim, insanı başarıya ulaştıran kıymetli bir anahtardır. Biz de kendi hayatımızı yaşamak istiyorsak problem çözücü olacağız. Azmedip başaranlar kendi hayat hikâyesinin başkahramanı oldular. Sıra bizde.

Sonuç olarak hayatta her türlü zorlukla karşılaşacağız. Belki sayısız hata yapacağız. Yaptığımız her hatadan bir ders çıkarttığımız sürece hata yapmanın çok da kötü olmadığını görmüş olacağız. Hatam yok diyenler hayatı bir köşeden izleyip hiçbir şey yapmayanlardır. İstersen figüran ol ama hayat perdesindeki yerini al. Seyirci değil, oyuncu olma vakti… 


Bayram 


16 Aralık 2020 Çarşamba

DOSTUM DİYEBİLİR MİYİM SANA?

 



DOSTUM DİYEBİLİR MİYİM SANA?


D

ost… İnsanın her türlü haline katlanan ve kimseye göstermediği toleransı karşısındakine gösteren; olaylar karşısında tavsiye vererek değil de her daim yanında olarak varlığını hissettiren insana verilen sıfat. Peki, dost kelimesine her zaman böyle iyimser mi bakmalıyız? Yoksa en zayıf noktamızı bilip bizi oradan vuran ve Müslüm Baba’nın da dediği gibi ‘bizi çukura iten dostlar’ sözünü aklımıza getirip bu acı gerçeği de aklımızın bir köşesine yerleştirmeli miyiz? Dosta güvenmek olması gereken şey midir yoksa büyük bir yanlış mı?

Ben dost kelimesine iyimser bakamıyorum. Beraberce bir düşünelim isterseniz. Dost ne için vardır? Evet, dediğiniz gibi, her anımızı; yani hüznümüzü, sevincimizi, yalnızlığımız ve nice halimizi paylaşabilmek için vardır. Bu durumda dost kelimesi ihtiyaçtan kaynaklanan bir sıfat bildirimi olmuş olur. Biz dostu kendi kalemimizde nasıl betimlersek (hangi ihtiyacımızın boşluğuna doldurursak) o şekilde yanımızda istiyoruz. Kimi zaman arkadaş, kimi zaman abi, kimi zaman abla… Bu betimleme bizi dostlar çukuruna daha da itip beyhude bir çırpınmaya sebep olur. Dost edindikçe dostun bağımlısı olur, ona bağlandıkça da kendimizi acizlik koğuşuna hapsederiz. Tek başımıza başaramadığımız ya da üstesinden gelemediğimiz konular için bir başkasına anlatma ihtiyacı duyarız. İhtiyaç duydukça hemen telefona sarılır, dost dediğimiz kişiye bir şeyler anlatırız. Anlattıkça karşımızdakine karşı savunmasız kalırız. Çünkü en zayıf noktamızı anlatmaktan çekinmeyiz. Bu bazen bize sığındığımız bir liman, yanında kendimizi güçlü hissettiğimiz bir dağ, kendimizi yalnızlıktan kurtardığımız bir ada, hatta başarı naraları attığımız bir savaş olarak bile gelebilir. Dolayısıyla dost, sadece kendimizi aciz hissettiğimiz zaman karşımızdakine verdiğimiz sıfattır.

Bazen olur ki, kendimize kader ortağı ararız. Bizimle gülüp bizimle hüzünlenen birilerini. Aslında eskiler ne güzeldi değil mi? Dostun dost, düşmanın düşman olduğu zamanlar. Şuan neden bu haldeyiz peki? Bana sorarsanız eğer, ben bunu iki sebebe bağlıyorum

                                                               


Yanında olduğumuzu hissettirdiğimiz kişiye fark ettirmeden de gerçek karakterimizi bir kenara koyup çıkar peşine düşmekle yerle bir ederiz dostlukları. Bir taraf dostluk peşindeyken diğer tarafın çıkar peşinde olduğu yerde dostluk diye bir kavramdan söz edemeyiz.

Çok duymuşuzdur bu hikâyeyi, “İki dost santraç oynuyormuş. Hamle yapılmayınca iki saat geçmiş üstünden. Biri dayanamayıp ‘Üstadım hamlenizi yapmayacak mısınız?’ diye sormuş. Diğeri de ‘Yahu üstad ben de sıra sende sanıyordum’ demiş.’’

Eskiler hâl ehliydi, biz ise dil ehli bile değiliz. Birbirimizi dinleyip anlamak yerine konuşmak için sıramızın gelmesini bekliyoruz. Her zaman duyarız ‘aynı dili konuşmak’ tabirini. Aynı dili konuşsak ne fayda, birbirimizi dinleyip anlamadıktan sonra. Sorun aynı dili konuşmak değil, dinleyip anlayabilmektir.

Dostça yaşamak, dostça yaşlanmak ve dostça kalmak ümidiyle...
 

Bayram








ACIMAK MI, ACI DUYMAK MI?

                                      Acı duymak mı, yoksa acımak mı?  İnsan, kendini ne zaman rahat hisseder? Şahit olduğu bir olay karşısı...