8 Nisan 2021 Perşembe

DÜŞÜNCELERİMİZ


DÜŞÜNCELERİMİZ

Felsefenin ortaya çıktığı ilk zamanlardan itibaren ‘düşünme eylemi’ filozoflar için çok önemli bir yere sahip olmuştur. Hatta o denli önemli bir hale gelmiş ki; bireyin var olmasının temel dayanağının düşünmek olduğu vurgulanmış. Bunun fikir babası olarak adından söz ettiren Descartes’in; “Düşünüyorum, öyleyse varım (Cogito ergo sum)!”  sözü de bunun anlam ve önemini bize göstermektedir. Varoluşsallığın belki de en büyük problemlerinden biri düşünmektir. Bu yüzdendir ki Descartes, ‘Ben kimim?’ sorusuna: “Düşünen bir şeyim” cevabını vermiştir.

Peki, bu denli önemli olan ve kalbimizi, beynimizi, kişiliğimizi karakterize eden düşüncelerin ne kadarı bize ait?

Maalesef gerek toplumumuzda, gerek ailemizde, gerekse yaşadığımız sosyal çevremizde dikte edilen düşünceleri birer kostüm gibi üzerimize geçiriyoruz. Hem de sorgulama ve süzgeçten geçirme hakkı bile tanımadan. O üzerimize geçirdiğimiz kostümler, özgün bir insan olmaktan çok; aynı düşünce kalıplarını benimseyen birer robot haline getiriyor bizleri. Aslında böylece düşüncelerin ‘tektipleştirilmesini’ üretiyoruz. Kapitalizmin ürünü olan tektipleşme, böylece sadece yaşam tarzlarımıza değil; düşüncelerimize de etki eder hale geliyor. Yani aslında sahip olduğumuz düşünceler bizim ürünümüz değil; toplumun bize dayattığı kalıp yargılarla yaşam sürüyoruz.

Birçok şeye körü körüne bağlıyız ve neden bilmiyoruz bile. Belki bu bir düşünce kalıbı, bir takım taraftarlığı, ya da bir siyasî parti üyeliği olarak somutlaşarak vücut buluyor hayatımızda. Hayatımızdaki kararları bireysel tercihlerimizle verdiğimizi düşündüğümüz için toplum dayatmalarının farkında değiliz. O kararları verirken arka planda oynayan çevresel faktörleri göz ardı ediyoruz. Farkında olmadan çevremizden epeyce etkileniyoruz.

Hâlbuki bizi var eden düşüncelerimizdir. Aslında bize değil, başkalarına ait olan düşüncelerimiz... Hayatımız bir tiyatro değil, biz ise o tiyatronun birer parçası olmadığımız gibi, senaristleri ise yaşadığımız toplum değildir. Herkes hikâyesinin başkahramanı, yazarı ve aynı zamanda yönetmenidir. Bu düşünceler bizi biz yapar.

Tabi ki büyüdüğümüz ortam ve çevre bize bir şeyler katmalı. Ama hayatımızı öğrenilmiş değerlerle değil, sorgulayarak kendimize uygun gördüğümüz ve beynimize döşediğimiz düşüncelerle sürdürmeliyiz. Herhangi birinin sözündeki, izlediğimiz filmin bir sahnesindeki, okuduğumuz şiirlerin dizelerindeki düşünce kalıbını direk alarak değil de; kendi doğruluk süzgecimizden geçirip kabullenmeli ya da reddetmeliyiz. Bunu yapamadığımız için ne özgün bir birey ne de istediğimiz hayatı yaşayan bir insan olabiliyoruz.

Kendimize has fikirlerimiz, düşüncelerimiz olmalı, dış çevreden etkilenebiliriz ama olduğu gibi kabullenemeyiz. Herhangi bir düşünce bize uymuyorsa, bizim için bir zehirdir. Nasıl ki zehirli bir yemek vücudumuza zarar veriyorsa, zehirli bir düşünce de bizim fikirlerimize zarar verecektir. Bu durum bizi sığ olmaya da götürmemeli. Çevreye kapalı olmak değil, her türlü fikre saygılı olmalı ve bize uygun gördüğümüz fikirleri kendi düşüncelerimizle sentezlemeliyiz. Sonuç olarak, bizi topluma yansıtan düşüncelerimizdir. Onun için hangi düşüncede olduğumuza ve üzerimize hangi kostümü geçirdiğimize dikkat etmeliyiz. Bizi göstermeyen kostümleri üzerimize geçirmenin bize bir faydası olmaz.


Bayram 

2 Nisan 2021 Cuma

UĞRAŞSIZ UĞRAŞLAR

 

                    UĞRAŞSIZ UĞRAŞLAR

       Eyledim teftiş gülzar-ı hayat-ı su-be-su

       Her gül-i şevkinde bin bir har-ı mihnet gizlidir  

                                       (Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı)

     Bu hayat denen gül bahçesinin her tarafını inceden inceye araştırdım

     Şevk içinde açan her bir gülün ardında bin bir mihnet dikeninin gizli olduğunu gördüm

   Hepimiz duymuşuzdur şu soruyu:”Hayatın bir film olsa hangi film olurdu?” Buna verilecek binlerce cevap varken verilmeyeceklerin arasında olanlardan birinin de “Parazit” filmi olduğu kanısındayım. Kısaca değinmek gerekirse film, hayat denen bu serüvenin zıt iki ucunda yaşayan iki ailenin kesişmesini\zorla kesiştirilmesini ele alıyor. Şimdi “Fakir olmamayı istemeyi  bir nebze hepimiz anlarız da zengin kısımda olmamak neden tercihimiz olsun ki” fikri aklımızın bir köşesinden geçerken ufak bir spoiler vererek “akıbetimizin ne olacağını kim bilebilir ki” demek istiyorum.

   Kore sinemasını gündeme taşıyan Parazit filmi, 4 Oscar ödülü kazanan ve 250 milyon dolardan fazla hasılata ulaşan 2019 yapımı bir film. Bu filmde aşırı derecede belirgin bir zengin-fakir ayrımı var. Çekim açılarıyla dahi bu ayrımı gösteren film, Seul gerçeğini de apaçık yüzümüze vuruyor. Günümüz gerçekliğinin yansıtıldığı hakikat, insanı düşüncenin dehlizlerine çekiyor. Zenginlerin iyi\saf, fakirlerin kurnaz olduğu tezini yaşamın getiri\götürülerine bağlayan yönetmen;”zayıfa bir vuran da zayıftır” teziyle acizliğimizi suratımıza vuruyor. Zenginliğin getirdiği dertsizlik, tasasızlık, hayatın altın tepside sunulması elbette hayata karşı tozpembe gözlüklerden bakmaya iter. Fakat bu rahatlık ve rehavetin sonucunun H.G. Wells’in Zaman Makinesi kitabındaki Eloiler gibi olmaklığa götüreceği fikri aklımdan çıkmıyor değil. Ama hayat denen bu var olma savaşında her an uğraş içinde olmaklığın da illa kurnazlığa götürmesi gerektiği fikrine de karşı olduğumu söylemeden edemeyeceğim.

   Süreç içinde her iki hatta her üç tarafı da tutan kesimin aksine ahlaki yönelimim beni en başından beri, filmin sonunda da vurgulanan “emeksiz yemek olmaz” tezinde sabit kıldı. Seviye farkından ari(uzak), saf insan olması hasebiyle karşımızdakine davranışımız mutedil şekilde olsa eminim ki insanlık olarak çok yol kat etmiş olacağız. Bunu yapmak gerçekten o kadar zor mu!

   Teknolojik gelişmeler vesilesiyle çok önde gördüğümüz Batı medeniyetinin kültürel, toplumsal, psikolojik açıdan medeniyet olmaktan uzak ve yetersiz olduğunu görmeye başladık ama geç açılan gözlerimizle aynı akıbeti paylaşmaz inşallah eylemlerimiz… Farkındalık en zor aşamalardan biri ama bunu ef’allerimizle desteklemedikten sonra bir adım dahi ileriye gidemeyeceğimiz de çok açık. Kuran ve hadislerle desteklenen “Mümin havf ve reca(korku ve ümit) arasında yaşayandır” kaidesince umutlarımız da biz var olduğumuz sürece var olacaktır.

Dikotomik(ikicil) yapının yekvücut olmasının ardındaki tek yolun İslam olduğunun zihinlere kazınılması temennisiyle…

      Berceste                                                                              

ACIMAK MI, ACI DUYMAK MI?

                                      Acı duymak mı, yoksa acımak mı?  İnsan, kendini ne zaman rahat hisseder? Şahit olduğu bir olay karşısı...