29 Ocak 2021 Cuma

HAYAT SAHNESİNDE YÖNETMEN OLMAK

 


                        HAYAT SAHNESİNDE YÖNETMEN OLMAK

                                Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

                 Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

                                                          Şeyh Gâlib

    Girişi bir berceste beyitle olan yazıdan daha güzel ne olabilir ki diyerek Şeyh Galib’in şerhine başlayalım:

Hoşça bak kendine ki kainatın özüsün sen.
Bütün yaratıkların gözbebeği olan insansın sen.

   Peki insanın alamet-i farikası nedir? Yani onu biricik, alemin özü kılan özellik nedir? Bu soru ekseninde mantığa geçiş yapıyor ve oradaki insan tanımına bakıyoruz: “İnsan, hayvan-ı natıktır.” –Unutulmamalıdır ki oluş sürecinde her şey birbirinin mütelazımıdır ve bir üst tabakada daima alt tabaka mündemiçtir.-  Yani “İnsan, konuşan hayvandır.” Konuşmak da kelimeler vasıtasıyla gerçekleşen düşünsel bir harekettir. Asıl varmak istediğim nokta yani tüm bunların merkezinde yer alan temel kavram akıldır.  Var oluşun sonraki aşaması bunun dışarı vurumudur yani fikri ve ameli davranışlarımızdır. Düşünmek yolda olmaktır. Biz aklımızla gaybi aleme ulaşma çabamız ölçüsünde varız ve değerliyiz. Aksi takdirde somut alemde düşünsel ve ameli  pratiklere sıkışmış etrafı görünmez demirlerle çevrili bir hapishanede buluruz kendimizi.

   Ameli boyut ise bizim yaşantımızı devam ettirecek, kolaylaştıracak şeyleri yapmamızdır. Bizi biz yapan eylemlerimizdir, eylemlerimiz de karakterimizi oluşturur böylece benliğimiz eksenindeki oluşum tamamlanır. Yani ben bir şeyi yaparım ve onun sonucundan yine ben sorumlu olurum. Yıllardır tartışılagelmiş bir konu olan kader meselesine de bu açıdan bakmak gerekir. Fakat kader deyince insanların aklına ilk şu soru gelir: “Kader varsa ve her şey kaderde yazılıysa biz kukla gibi zorunlu olarak o yazılı şeyi yapmış oluyoruz. Ben, bile isteye yapmadığım şeyden niye ceza alayım?” Bu çok mantıklı bir soru çünkü sonuç nedene bağlıdır ve bir şeyden sorumlu olmak için onun faili olmak gerekir. Kader meselesi de aslında aynı düzlemde gerçekleşir fakat “her şeyin bilgisine zamansız olarak sahip olan yüce bir varlık” fikri aklımızı karıştırıyor olabilir. Şu örnekle izah etmeye çalışalım: Ben, yazarı Furkan olan bir kitabı okuyup bitirdim sonrasında arkadaşım da aynı kitabı okurken kitaptaki ana karakterin o sırada ne yapacağını birden söyledim. Şimdi ben ana karakterin ne yapacağına karar vermiş ve onu yönlendirmiş mi oldum? Hayır, sadece ben o kitabı daha önce okuyup ana karakterin ne yapacağını önceden öğrenmiştim yani o kitabın yazarı olmadan ne yapacağını bilebilmiştim. Aynı olayı kendi üzerimizde canlandırdığımızda anlıyoruz ki Allah zamansal değerlerin üzerindedir, onun için geçmiş de yoktur şimdi de gelecek de. Ayriyeten onun bilgisi her şeyi kuşatıcı olduğundan gelecekte benim herhangi bir seçimimi bilemeyecek olması da mümkün değildir.

   Ey alemin özü olan insan! Sana atfedilen yüce değerler karşısında sorumluluktan artık kaçma. Sen bu kitabın hem yazarı(dolaylı olarak) hem ana karakterisin, o satırları sonucundan memnun kalacağın şekilde doldurmayı unutma! Çünkü hesap günü herkese anlatılacak güzel bir hikayeye sahip olmayı kim istemez ki…      


Berceste                                   

21 Ocak 2021 Perşembe

BENİ SEVMEK ZORUNDA DEĞİLSİN AMA...

 


BENİ SEVMEK ZORUNDA DEĞİLSİN AMA...

Hepimizin diline pelesenk olan kelimelerden biridir saygı.

“Biraz saygılı olur musunuz? Kardeşim saygılı konuş benimle. Bu insanlar ne zaman saygıyı öğrenecek? Saygısızlık yapma terbiyesiz.” gibi cümleleri sürekli işitiriz.

Küçüklüğümüzden beri bizi ‘hayata saygı, canlıya saygı, karşındakine saygı’ sloganlarıyla büyüten ebeveynlerimizin ve öğretmenlerimizin bakış açısının aksine, toplumdaki saygı anlayışı, haklı çıkmak için tartışmalardaki kaçış yolu gibi geliyor bana. Çünkü ne zaman bir anlaşmazlığın içine düşsem karşımdakinin taarruza geçerek “hiç mi saygın yok” sözlerine maruz kalıyorum. Saygı… Bir insanın sahip olması gereken en önemli kişilik özelliklerindendir. 

Hep duymuşuzdur ‘büyüklerimize saygılar, küçüklerimize ise sevgiler’ sözünü. Peki, neden kullanılıyor bu kalıp? Küçüklere saygı gösterilmez mi ya da büyüklere sevgi beslenmez mi? Tabi ki birine hem hürmet gösterebilir hem de ona karşı muhabbet duyabiliriz. Ama buradaki amaç, saygının var olmasıyla sevginin mümkün olabileceğidir. Bir yerde ya da bir ilişkide sevgi, saygıdan sonra gelir. ‘Sevgi beslediğin kişiye saygı gösterilir’ metodu, çıkarcı ve menfaatçi insanların özelliğidir. Oysaki birine karşı göstereceğin saygı o kişiyle karşılıklı sevgi bağlarınızın da kurulmasına olanak sağlayacaktır. Böylece kendinizi çıkar ilişkisinden çok, sağlıklı bir ilişki içerisinde bulursunuz. Bu, her alanda böyledir. Siyasi, dini, kültürel, ikili ilişkiler…

Çoğumuz saygı kavramını özgürlüğün zıddı olarak algılıyoruz. Karşımızdaki şahıs yahut topluluğa saygı gösterince, kendi düşünce özgürlüğümüze set vuruldu zannediyoruz. Dini inancı olmayan biri, inançlı birinin kutsalına çok rahat saldırabiliyor ya da inanan biri dini inanışı olmayan birini acımasızca eleştirip yerebiliyor. Tabi ki hiç kimse bir başkasının düşüncesine katılmak zorunda değil. Fakat bu demek değil ki başkalarının kutsal saydığı ya da benimsediği düşüncelere saldırma hakkımız var. Sen bir siyasi görüşü benimseyebilirsin bu diğer görüşlerin yanlış olduğu ya da onları aşağılama lüksünün olduğu anlamına gelmez. Tek yapmamız gereken tahammül etmek. Bu sayede hem saygı sınırlarımız hem de sevgi balonumuz genişleyecek.

Saygıyı verdiğimiz bir taviz ya da karşıdan beklenilen bir ödül olarak değil de olması gereken olarak kabullendiğimizde hayat daha da güzel olacaktır. Kısacası herkesi ve her şeyi var olduğu şekilde kabullenip hürmet göstererek tahammül etmek hayatı güzelleştirecektir.


Bayram 

 

16 Ocak 2021 Cumartesi

ŞİDDETİN GÖRÜNMEYEN YÜZÜ

 

ŞİDDETİN GÖRÜNMEYEN YÜZÜ

Dünya Sağlık Örgütü, şiddeti; “Kendisine, başkasına, bir gruba veya topluma karşı kasti olarak fiziksel baskı veya güç kullanmak, tehdit etmek veya fiiliyata geçirmek, yaralama, ölüm, psikolojik zarar, gelişim bozukluğu veya mahrum bırakmaya neden olmak veya bu durumların gerçekleşme ihtimalini artırmaktır’’ diye tanımlar.

Türk toplumunda şiddet, genellikle fiziki olarak algılanır ve diğer şiddet türleri göz ardı edilir. Toplumumuzda şiddete maruz kalan birçok kişi sesini en etkili mecralardan biri olan sosyal medya üzerinden duyurmaya çalışır. Şiddet türü itibariyle fiziksel ve psikolojik olarak ayrılırken, şiddeti uygulayan ve ona maruz kalanları da şöyle sıralayabiliriz; güçlünün zayıfa, insanın hayvana, erkeğin kadına ve kadının kadına şiddeti.

Şiddete en çok maruz kalan kadınların her zaman yanında olduğumuz gibi seslerini duyurmalarında da elimizden geleni yapıyoruz. Yapmalıyız da. Ama göz ardı ettiğimiz bir şiddet husus var ki bana soracak olursanız en çok gündeme getirilmesi ve çözülmesi gereken meseledir. İşte bu yazımızda kadının kadına olan şiddetinden bahsedeceğiz.

“Kadın, kadının kurdudur’’ diye bir kelam var. Buna karşılıklı giriştikleri amansız rekabette birbirlerine destek olmaları gerekirken köstek olmalarını anlatan bir söz diyebiliriz. Bu hayat yarışında birbirlerine dost ve destekçi olmak yerine neden birbirinin düşmanı olmayı seçiyor kadınlar? Araştırmalarımın sonucuna bir göz atalım, kadın kadına nasıl ve neden şiddet uyguluyormuş görelim.  

Kadın-erkek, zengin-fakir, büyük-küçük herkeste benlik duygusu vardır. Ve maalesef bu benlik duygusu bazen öyle bir raddeye gelir ki, kişi kendi yaşam standardından, statüsünden ve düşünce tarzından farklı olanı hor görmeye başlar. Bir kadın, başka bir kadına karşı bu benlik duygusuyla hareket ederse cüretkâr tavırlar sergiler ve muhatabına psikolojik şiddet uygular. İş yerinde statü atlamak için şiddet uygulayan kadın, sosyal medyada da çok farklı sebeplerle şiddet uygulayabilir. Bazıları kendisinden farklı düşündüğü için, bazıları karşısındakini çirkin bulduğu için aşağılama amaçlı, bazıları da güzel bulduğu için kıskançlıktan yapar bunu.

Toplumumuzda belki de en çok duyduğumuz kavgalardan biri olan -istisna kişiler hariç- gelin kaynana kavgasına değinelim biraz da. Bunun da en az fiziksel şiddet kadar yaralayıcı olduğunu söylemek mümkün. Peki, neden çıkar bu kavgalar? Bir zamanlar kendisi de gelin olan bir kaynana, neden gelinine zorluk çıkarmaya çalışır ya da belli bir müddet sonra kaynana olacak olan gelin, neden kaynanasına eziyet çektirmek ister? Güç, iktidar ve otorite çatışmasından ortaya çıkan durumlarda kaynana baskın olmak isterken, gelin ise kaynanasına karşı hür olmayı arzular. Ve bu da zamanla güçlü olanın zayıf olana psikolojik şiddet uygulamasına sebep olur.

Bir başka kadının kadına şiddet şekli de, açık kadınların kapalı kadınlara, kapalı kadınların da açık kadınlara uyguladığı zorbalıktır. Kendi hayat felsefesini ve ideolojisini tek doğru olarak kabul etmelerinden kaynaklanan bu şiddet şekli, karşımıza oldukça fazla çıkmaktadır. Kapalı giyinen kadının, doğru bir yaşam sürdüğünü düşünmesi, açık giyinen kadının ise kendisini daha çağdaş ve entelektüel olarak görmesinden dolayı bu kadınlar birbirlerini ideolojik baskı altında bırakırlar. Ortaya çıkan benlik duygusu burada da ön plana çıkarak hem fiziki hem de psikolojik şiddete sebep olur.

Evli kadının bekâr kadına, bekâr kadının da evli kadına olan baskısı da diğer bir şiddet şeklidir. Evli kadınların kendi evliliklerini bekâr kadınlara bir başarı hikâyesiymiş gibi gösterip bekârları evlenme konusunda baskı altında bırakmaları, bekâr kadınların ise evlenmeme konusunu bir özgürlük savaşıymış gibi anlatarak evli kadınları psikolojik pişmanlık baskısına itmeleri şiddet adı altında nitelendirilebilir.

Gelinlerin birbiriyle olan yarışından tutun da gelin-görümce çatışmasına, güzellik yarışına girenlerden tutun da akademik kariyer yarışında birbirine acımasızca psikolojik şiddet uygulayanlara kadar bu ülkede kadına yönelik birçok psikolojik şiddet vardır. Erkeğin kadına olan şiddetine ne kadar karşıysak kadının kadına olan şiddetine de o denli karşıyız.

Toplumumuzda erkeğin kadına uyguladığı fiziksel ve psikolojik –dayak, taciz, tecavüz, aşağılama, kötüleme, kısıtlama- şiddet ve kadının erkeğe -maddi sebeplerden, statüsünden, görüntüsünden dolayı- uyguladığı psikolojik şiddeti de başka bir yazımızda gündeme getireceğim. Keyifli okumalar dilerim.


Bayram 

2 Ocak 2021 Cumartesi

NEYDİ ZENGİNLİK?

 


NEYDİ ZENGİNLİK?

Neydi zenginlik?

Maddi anlamda sıkıntı yaşamayıp, gönlümüzden geçeni yaşamamız diyebilir miyiz mesela? Ne de olsa zenginlik paranın ve malın miktarına göre ölçülüyor. Bir bakıma sahip olduklarımızın fazla, ihtiyaç duyduklarımızın az olması da zenginliğin harcanma şeklini gösteriyor sanırım. Küçüklüğümüzden beri bize empoze edilen bu algı yüzünden yıllarca didinip durduk. Ne için? Zengin statüsüne girmek için. Toplum tarafından kabul görmek, hoş görülmek, her yerde itibar görmek için. Peki, ne kadar maddi kazanca sahip olunca zengin sayılırız? Sahip oldukça daha çok parası olana göre yine fakir olmayacak mıyım? “Bir çıtası olsa da o çıtayı aşsam ve kendimi artık zengin hissetsem” dediğimiz bu günlerde zenginliğin zihinsel eşiği nedir?

“Zenginlik için zihinsel eşik nedir?” diye bana sorarsanız, hiç duraksamadan, “Elimizdekinin farkında olup onun kıymet bilmek ve sahip olduklarımızdan memnun olarak mutlu olmak” derim. Asıl zenginlik şükretmektir. Ne kadar malın olursa olsun onu değerlendirip memnun olmazsan zengin değilsindir.


Gerek toplumun yaklaşımı gerekse kendi kalıplarımız yüzünden görünmez ekonomik sınıflar oluşturuyoruz ve bu baskılama sebebiyle sahip olduğumuz şeylere karşı nankörlük ediyoruz. Peki, benim durumum ne? Benden daha kötü durumda olanlar için zengin, daha iyi durumda olanlar için fakirim. Elimdekinin farkına varmadıkça ben hep fakirim ve üst basamak benim için her zaman daha zengindir. Bu her alanda böyledir. Kısacası, “Zenginlik nedir?” sorusuna cevaben “Farkında olmak” diyebiliriz.

Farkında olmak… Davranışta, karakterde, insan ilişkilerinde kısacası her alanda farkındalığın yüksek olması gerekir. Ben bakar kör biriysem ve çevremdeki insanların sevgisini göremiyorsam, bu sevgiyi hissetmiyorsam, evet, ben fakirim. Arkadaş fakiriyim, aile fakiriyim, iletişim fakiriyim. Biz bize sevgi vereni, emek edeni bırakırsak bu bizim bulunduğumuz durumdan şikâyetçi olduğumuzu ve daha iyisini, daha iyilerini istediğimizi gösterir. Ve bu durum, bizim için birer zenginlik kaynağı olan insanların farkına varmamızı engeller. İnsanoğlu ancak dibi görünce asıl değer vermesi gerekenlerin kıymetini bilir. Dibi görmek fakirliği, dipteyken hazinenin farkına varmak ise zenginliğe kavuşmayı gösterir. Kısacası zenginlik fakirlik zannedilen halden başlar.

Aslında herkes zengindir. Ancak zenginliğinin farkında değildir. Şükretmek, tamah etmek, kıymet bilmek, değer vermek, sevmek ve sevilmek en önemlisi de sağlıklı birey olmak en büyük zenginliklerdendir. Zenginliklerimizin farkında olarak hayatımızı ve kendimizi severek huzurla yaşamamız dileğiyle.


Bayram 

ACIMAK MI, ACI DUYMAK MI?

                                      Acı duymak mı, yoksa acımak mı?  İnsan, kendini ne zaman rahat hisseder? Şahit olduğu bir olay karşısı...